M. Orhan Okay

M. Orhan Okay

YazarEditör
8.7/10
67 Kişi
·
198
Okunma
·
27
Beğeni
·
1.561
Gösterim
Adı:
M. Orhan Okay
Unvan:
Öğretmen, Profesör, Redaktör, Yazar
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 1931
Ölüm:
2017
1931 yılında İstanbul'da doğdu. Vefa Lisesi'ni bitirdi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi ve Çapa Yüksek Öğretmen Okulu'nun Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden mezun oldu (1955). Artvin ve Diyarbakır liselerinde öğretmenlik yaptı. 1959'da Erzurum Atatürk Üniversitesi'nin Edebiyat Fakültesi'ne asistan olarak girdi. 1962'de Yeni Türk Edebiyatı doktoru, 1975'te doçent, 1988'de profesör oldu. 36 yıl çalıştığı Erzurum'dan 1994'te ayrılarak Sakarya Üniversitesi'ne geçti. 1996'da kendi isteğiyle emekliye ayrıldı. İslam Ansiklopedisi'nde redaktör olarak çalıştı. Fatih Üniversitesi'nde ders verdi. Çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlanmış dört yüz kadar makale ve deneme yayını bulunmaktadır.
" İnsanın düşkünlüğünü, sefaletini bilirdim ama ruh sefaletinin bu kadar karanlığını görmemiştim. İnsan diye emek verdiklerimin hemen hemen hepsi de ruh ve mana mefhumuna yabancı, menfaat kölesi birtakım haşerelermiş. "

Nurettin Topçu
" Yukarıda Tanpınar için 'sui-generis' dedim. Osmanlı bu kavramı 'nev'i şahsına münhasır' diye çevirmiş. 'Ne kendi kimseye benzer, ne kimse kendisine' mısraı bu gibi şahsiyetleri belki daha iyi tarif eder."
"Hayatımın hangi devrinde edebiyatçı olmağa karar verdim? Bunu pek söyleyemeyeceğim. Hatta böyle bir karar verdigimi de pek hatırlamıyorum. Daha iyisi şöyle düşünelim: Günün birinde kendimi edebiyattan başka bir işe yaramaz buldum. Ama o günün tarihini benden isteme. Hususi istidatlara inananlardan değilim. Her insanın biraz da şartlarının esiri olduğuna kaniim. Benim şartlarım beni edebiyata götürdü." (Yaşadığım Gibi)
"Hayır! Yakar beni derdimle âşinâ çıkman,
Bırak, ben ağlayayım, sen çekil de karşımdan.
Belâ mı kaldı ki dünya evinde görmediğim?
Bırak şu yaşları, hiç yoksa görmeden gideyim!"
"Ne olurdu, çocukluğumda tanıdığım o her şeyi bilen, bir kere öğrendiğini bir daha unutmayan meraklı ihtiyarlara benzeseydim."
M. Orhan Okay
Sayfa 39 - Dergâh Yayınları, İstanbul 2010.
"kitaba merak sarmanın fransızca'da iki karşılığı vardır: bibliyofil ve bibliyoman. birincisi kitap muhibbidir ki kendi zevkine ve kültürüne veya belirli bir hedefe göre kitap seçer. kıskanç değildir. bunları başka kitap dostlarıyla paylaşmaktan zevk alır. hayatı boyunca kütüphanesini kurmak için girdiği zahmet kadar; onları başkalarının faydasına sunmak, hatta dağıtmak ve sonunda hasbetenlillâh bağışlamak için de âdeta çırıpınır. ikincisi, yani kitap hastası ise her gördüğü kitabı elde etmeğe uğraşan, bunlara sadece sahip olmaktan zevk alan, sahip olduktan sonra da kimseye kaptırmayan hatta koklatmayan adamdır."
Yunus Özdemir
Yunus Özdemir Anadolu'dan Hatıralarla Nurettin Topçu'nun Mektupları'ı inceledi.
@Kitap04·24 Nis 2019·Kitabı okumadı
“İlim ve ahlak aynı kökten çıkar, biz bunu bilemedik.”

Nurettin Topçu

Hatıralar; ah’larıyla içten dışa dökülen acı/keder/pişmanlıklar ile bir tebessümün tatlı bakışlarında hissedilen sevinç/mutluluk/heyecan ve halen devam ettiğimiz bir yolun geçmiş kalıntılar ile bıraktıklarımızdır. Elle dokunduğumuz bir fotoğraf/mektup/anı ile zihinde bırakılan portreler ile yüreğimizin hissettiği acı tatlı karışımı bütün bunların hepsi...

1950 yıllarında II. Dünya Savaşının bitmesi, Kore’ye asker gönderilmesi dış politikanın önemli gelişmeleri yanında Adnan Menderes ve arkadaşlarının önderliğinde 1946’da kurulup 1950 yılında iktidar olan Demokrat Partisi ile Türkiye iç politikada ilk defa çok partili sisteme geçerken, Mehmet Orhan Okay ise 1955’de okuduğu Fakültenin Yüksek Öğretim Okulu’ndan mezun olur. İlk tayini Artvin Lisesi edebiyat öğretmenliğidir. Anadolu’ya ilk adım, ilk heyecan ile genç öğretmen dört günlük vapur yolculuğundan sonra otobüs yolculuğuyla, Artvin yolculuğunu 30 Mayıs günü tamamlar.

İlk İntibalar Üzerine

Okay, Mayıs 1955’den Mayıs 1956’a kadar gençliğinin en güzel yılını geçirdiği Artvin’i anlatır. Heybetli dağların arasında uzanan yollar ile Artvin, doğa güzelliğiyle, berrak nehirleriyle, sıcak insanlarıyla bir saklı armağandır. Okay, Artvin hakkında yazdığı ilk intibaları doğal güzelliklerden bahsetmemekten kendini alamaz. Kendisiyle beraber Hocası Nurettin Topçu’nun da mistik derecede bir tabiat aşığı olduğunu anlatır. Tabiatında dili vardır, Fransız hikâyeci Xavier de Maistre’nin “Aoste Şehrinin Cüzamlısı” hikâyesinde cüzzamlı olan bir adamın hastalığının sirayetinin önlenmesi için küçük bir bahçe ve kuleye kapanmak ve kimseyle görüşmemek zorunda kalan adamın inzivasında tabiatla, gökyüzüyle ve sonuçta Tanrıyla baş başa kalmasının resmedilişi anlatılır. Okay, mistik bir boyutta tabiatına karşı aşkın nasıl yeşerdiğini bir zamanlar okuyup etkilendiği kitaptan bahseder. Bu talihsiz insanın kendisi için kurduğu dünyada hissettiği mistik hazzı, Okay hikâyenin netice bahtiyarlığını gösteren bazı cümleleri şöyle bahseder: “Bahtsızlığın son haddinde de insanlarının birçoğunun tanıyamadıkları bir zevk vardır: Yaşamak ve teneffüs etmek zevki”. “Penceremin önünde bir yıldız parlıyordu. Anlatılmaz bir zevk içinde uzun müddet yıldızı seyrettim; bir taraftan da bu zevki hala bana bahşettiği için Allah’a şükürler ediyordum. Bu yıldızının bir ışının da cüzamlının hücresini aydınlatmaya mahsus olduğunu düşünerek içten içe teselli duyuyordum”.

Okay, Artvin de yaşadığı iç huzuru ve deruni hazzı bir dönem okuyup da unutamadığı bu kitaplardaki hissiyatın/hazzın yaşanmasında izler bulur. Artvin, bütün doğa güzelliklerinin tablolara bürünmüş halini kendinde saklar. Artık yıldızlar tanıdıktır. Artvin, Polatlı, Merzifon ve Diyarbekir Okay’ın sırayla gittiği bu yerlerde hep aynı yıldızlarla karşılaşır ve hep duyduğu hazzın kokusundan verir.
Mektup; kalemdeki mürekkeplerin kâğıt sahifelerine yayılmış halidir. Düşüncede ki fikir/istek/dilekler velhâsıl bütün bunların hepsinin kalemin kahramanlığıyla, emaneti alma kahramanlığını gösteren kâğıtlara bilgi/kaynak/haber olarak ortaya çıkmasıdır. Mektup; cağlar boyunca kullanılan en uzun soluklu iletişim aracıdır. Kadim bir geçmişe sahip olması ile tarihte yaşanmış olaylarda yerleri inleten atların kuşlarla yarış halindeki savaşlarına şahit oluruz.

Okay, genç yaşında 1950 yılında bir temmuz ayında ilk defa Çemberlitaş’ta hem ismini duyduğu, yazılarını okuduğu Nurettin Topçu’nun evine Sabri ile giderek tanışmıştı. Bazı vesilelerle bu tanışma dostluğa dönüşerek büyüdü.

İlk mektubu Okay yazar. Mektup, Artvin’in uzaklarda saklı yemyeşil bir cennet bahçesi olduğunun ve derin bir içtenlikle haz aldığı bu kasabayı anlatır. Öyle ki Topçu cevap olarak yazdığı ikinci mektupta Artvin’den derin haz verici intibalar getirdin. ... Anadolu’nun bu iki ucunda hayalime gelen cennet vaatleriyle mest oldum.

Kuşun yüreğindeki kalbin büyüklüğü, her daim bir annenin yavrusuna duyduğu; şefkat iklimindeki dinmeyen yağmur yağışlarından biliriz ve de anımsarız. Aklımıza düştüğüne şahit olur, iliklerimize kadar hissederiz. Şefkatin hamurunu kudretle yoğuran anne kuşuna öteden gelen, bir armağandır. Hasreti/hasretliği olan, sabır kuvvetiyle kendini kanıtladığı için şefkat gibi hassas bir perdeye layık görülür ya da sahip olur. İşte burada Mevlana’nın () Mevla’ya (cc) duyduğu hasreti onu hasretlik yapıp çıkarmıştır. Nurettin Topçu’dan ise muhabbetin tadında, burcu burcu yüreğinde Anadolu’ya karşı bir özlem beslediğine şahit oluruz. Yüreği Anadolu’dadır. Lakin Topçu “Anadoluculuk” üzerinde bir medeniyetin ecdat şuurundan çok zengin bir ruh ve anlam almış ve İslam ile yoğrulmuştur. “Toprağıyla, havasına İslam’ın ruhu sinen Anadolu” onun için keşif/emek/var oluş üçlemesinin dönüşüm diyarıdır. Topçu, Anadolu; medeniyet/insan/toprak ile bir anne kuşunun yavrusuna duyduğu; hassasiyete sahip bir kalp ile sahiptir. Nitekim Okay’a yazdığı ilk mektupta güzel önerilerde bulunarak: “şehir civarlarında akşam gezintilerinde, geçmişin intibalarıyla dolu muhayyilene kapanarak bütün bir hayat felsefesi ve memleket sistemi kura bilirsin.” Topçu’dan öğrencisi sonradan dostu olan Okay’a bu fevkalade müthiş ruhi öneriler aynı mektupta devam eder: “Önce sürekli bir iç gözlemle başla. Mazide ve halde kendini ara. Sonra istikbale çevril: Kendini, cemiyetini ve insanlığı kurucu projeleri, heyecanlarının dalgaları arasında meydana getirmeye çalış.” Kentlerin koca binaları arasında hapsolan insanın kulaklarına Topçu ne güzel ses verir yarım asır öncesinden: “Kalk! Doğanın saklı hazinesi seni bekler, içindeki sese kulak ver ve ona uy! Haykır ki özgürlük denen mazide kendin ve çevrendeki gizli âlemi gör.”
Okay, 31 Mayıs 1956 yılında askerlik için gittiği Ankara’da, askerliğini Polatlı’da ve Merzifon’da tamamlar. Askerlik yıllarında Artvin tiryakiliğiyle geçerken, 1957 Kasımın son günlerinde askerlik biter. Diyarbekir Lisesi edebiyat öğretmenliğine başlar ve iki yıl sonra Erzurum’a geçerek Edebiyat Fakültesinde asistan olarak adım attığı yüksek lisans kariyerine; 1962’de Yeni Türk Edebiyatı doktorasını, 1975’de Doçent, 1988’de ise Profesör olarak kariyerini taçlandırarak tamamlar. Halen İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak öğretmenliğe devam ediyor.

Topçu’nun yazdığı mektuplarda yüreğindeki bir kor ateşin alev alev memleket için, milleti için bir idealist ruhun acıları hissedilmektedir. Hiddeti ve gazabı hiçbir zaman kendisine yapılan haksızlıklara karşı değil, milleti ve memleketi içindir . Belirgin olarak mektuplarda kendiliğinden ortaya çıkan bu idealist ruhun istek ve arzuları göze çarpar. Topçu, samimi bir mümin ve Müslüman olduğu halde İslam dünyasında yaşayan fakat dinin gerçeğinden nasibi olmayanlara karşı acı tenkitleri, aynı şekilde samimi bir milliyetçi olduğu halde memleket gerçeğini kavramayan, dini hassasiyeti olmayan hoyrat ve kaba milliyetçiliğe de karşıydı .

Topçu’nun yazdığı ilk mektuplarda romantik bir tabiat aşığı kimliğiyle kendini gösterir, tabiata karşı olan bu aşkını mektuplarında heyecan dolu mistik bir anlatımı vardır. Topçu’nun zaman zaman, emekliliğinden sonra dağ başında bir mescidin müezzini olarak ömrünü tamamlamak arzusunda olduğundan bahsetmesi de bu tahassüsün bir tezahürüydü .

Okay, ne az ne çok bir denge rayına oturttuğu, oturaklı diliyle yazdığı, bu kitabını “Önsöz” ve “Giriş” başlıklarından sonra “Anadolu’yu Gördüm” başlığıyla ilk defa gittiği Anadolu’daki hatıralarıyla başlayarak, “Mektuplar” başlığında ise Nurettin Topçu ile karşılıklı daha çok Topçu’nun göndermiş olduğu mektupları yer alarak bu güzel eseri yazmıştır. Hatıra/mektup türünde ki bu eser, Hece Yayınlarına bağlı Cümle Yayınları, Eylül 2015’de basımında bulunuyor.

Künye:
Mehmet Orhan OKAY.
Anadolu’dan Hatıralarla Nurettin Topçu’nun Mektupları.
Cümle Yayınları.
Tür: Mektup/Hatıra Dizisi
Yetişkinler için.
Yayın Yönetmeni: Muhsin Mete.
Birinci Baskı, Ankara, Eylül 2015.
Sayfa:167.
Fotoğraf Sayısı: 28.

2 Mart 2016 Çarşamba
23:10:27 – AYDIN.

Yunus Özdemir.
226 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
"Hayır hayal ile yoktur benim alışverişim
İnan ki her ne demişsem görüp de söylemişim.
...."

Ne görmüştür Âkif? Ya da ne kalmıştır ki geriye görmediği? İşgal görmüştür. Göre göre elden kayıp giden bir vatan görmüştür. Vurdumduymazlığın haf safhaya çıkışını görmüştür. Kan ağlayan memleketi. Âkif önce görmüş, olanı biteni incelemiş, Hasta Adam Osmanlı' nın teşhisini koymuş ve tedavi için reçete sunmuştur. Demiştir ki: " Kendimi milletimin huzurunda gördüğüm günden beri sanattan ziyade cemiyeti düşünmek istedim."

1911 yılında ilk baskısını yapan Safahat'da mevcut olan en eski şiir 1904 tarihlidir. Bu tarih Âkif' in otuz birinci yaşıdır ve şairlerin genel hayat hikayelerinde görünene göre epey geç bir yaştır. Görünen değildir aslolan. Görünenin ötesine bakmak gerektir. Aslında  Akif' Halkalı Baytar Mektebi' ndeki öğrenciliğinden beri şiir yazmış, bu şiirlerle defterler doldurmuş ve sonraki yıllarda bile isteye bu defterleri yakmış, şiirleri de hafızasından silmiştir. Birkaç şiir, şiirlerini paylaştığı dostları tarafından ezbere alınıp, akabinde yazıya geçirilerek saklanmış ve şimdiye ulaşmıştır. Anlaşılan o ki Âkif bir amaç uğruna yazmadığı şiirleri hayatından da Safahat' dan da uzak tutmuştur.
Doğru adamdır Âkif. Eğrisi yoktur. Zulmü alkışlamaz. Hak uğruna haksızlığa tahammülü olmaz. Olduğu gibi görünen, göründüğü gibi olan bir adamdır.
Safahat' ın yedi bölümünde de hep bir amaç taşır. Süleymaniye Kürsüsüne çıkar vaaz verir memleketin kurtuluşu için ne yapılması gerektiğini anlatır, anlattıkları sayfa sayfa çoğaltılıp memleketin dört bir yanına dağıtılır. Savaş git gide şiddetlenir, " Ne olacak bu Çanakkale' nin hali?" der, gözlerinden yaşlar döker. Çanakkale zaferini haber alır, çölde yazar Çanakkale Şehitlerini.

" Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırtmasın" dır en yüce temennisi. Bu yüzden belki de "Korkma!" diye başlar şiire Seslenişi bayrağa, bayrağın nezdinde millete ve bağımsızlığadır. Gelecek olan Asım' ın nesline öğüdü vardır. Safahat'ı bırakmıştır bir de geride. Okuyalım, tekrar okuyalım, bir kez daha okuyalım diye.
....

Kitabı okurken daha çok cümlenin altını çiznediğime hayıflanıyorum. Buraya almak istediğim çok cümle var. Cümlenin genel hattı aklımda ama kitabın içinden çıkarıp da paylaşamıyorum.  Âkif hakkında elimden geldiği kadar çok kitap okudum. Görünen o ki daha da çok okumam gerekiyor. Âkif aslında bambaşka bir umman. Görünenin ardında görünmeyen bir buzdağı var. Hakikati, sözü tek. Dosdoğru. Bunun için kişiyi kırabilir. Beşerdir. Doğrusu,  yanlışı, tereddütleri, yalnızlıkları belki pişmanlıkları vardır. Safahat' ya epik, lirik, didaktik yazım tarzı ile hepsini dile getirir.  Köse İmam ve Hocazade' yi yazar, kendini de katar hem sorar hem cevaplar. Verem olan öğrencisi alır bir başka şirine. Hastalığı en gerçek haliyle dahil eder kelimelere. Evden çıkar, etrafına şöyle bir bakar ve bir şiire konu eder gördüklerini. Demiştir ya her ne söylediyse görüp de söylemiştir.

"Budur benim cihanda en beğendiğim meslek
Sözüm odun gibi olsun, olsun hakikat tek."

....
143 syf.
Az evvel hava durumuna baktım eksi on iki gösteriyor odaya sesini duyuran tipiye ve ona eşlik eden ayaza bakılırsa eksi yirmiye doğru ilerler. Şikayetlenmek için söylemiyorum kışı severim sakin mevsim, kabuğa çekilme hali bir nevi ama yaza yaklaşan baharı da severim. Kitap üzerine bir şeyler yazmak için aldım elime bu bilgisayarı fakat sanki bambaşka ve bir o kadar da alakasız şeylerden bahsedesim var oysa Mehmed Âkif’i anlatmalıyım böyle yazınca altından kalkamayacağım ağır bir işe giriştiğimi hissetim düzelteyim kendimce bir yolculuğa çıktım henüz yolun çok başındayım belki hazırlıksızlıksızım da olsun hem ne demişler kervan yolda düzülürmüş ayrıca heyecanlıyım ve de sabırsız, bazı durumlarda sabırsız olmak beni harekete geçiriyor o yüzden gözüme hoş bir şeymiş gibi gözüktüğü anlar oluyor. Hareket demişken ne diyordu Âkif:
Ey, bütün dünyâ ve mâfihâ ayaktayken, yatan!
Leş misin, davranmıyorsun? Bâri Allah’tan utan!

Âkif'i okumalıyım, tanımalıyım da. Nurettin Topçu ile başladım, bu ismi nerde ne zaman görsem güven veriyor, gözlerimin içi gülüveriyor, sanki sadık bir dostu görmüş gibi oluyorum. Nurettin Topçu'nun Mehmet Âkif'i ile Orhan Okay'ın bu kitabı birbirine benzer yapıda, eserlerin biyografik yönü olmakla birlikte, Âkif'in zihni hayatına dair izler de barındırmakta ayrıca bu iki eser Safahat'ı okurken de bakılması lazım olan kitaplardan.

İncelemesine niyetlendiğim bu kitap Mehmed Âkif'in resmi biyografisi ile başlıyor burada dikkatimi çeken şairimizin babası oldu, kendisin "devrin din ulemâsı sınıfı içinde imtiyazlı bir yeri olan Fâtih Dersiâmı sıfatı da vardır" ki Mehmed Âkif'de şöyle söylüyor "Babam Fatih müderrislerinden İpekli Tahir efendi merhumdur ki, benim hem babam, hem hocamdır. Ne biliyorsam kendisinden öğrendim." yani dini bilgileri küçük yaştan itibaren babasından öğreniyor. Bununla birlikte yaşadığı dönem de karakteri üzerinde etkili olmuştur çünkü birçok tarihi olaya şahit oluyor. Resmi biyografi bölümünü okurken dikkatimi çeken başka bir şey de Mehmed Âkif'in vefatı oldu "İstiklâl Marşı şâirinin cenazesine hükümet hiç ilgi göstermedi, hatta ölüm haberi bile duyurulmadı. Neredeyse garip bir müslüman gibi, birkaç vefalı dostunun himmetiyle defnedilecekti. Kadirşinas Türk gençliğinin, Âkif'in ölümünü haber almasıyla, hâdise birdenbire büyük bir cenaze merâsimine dönüştü ve Âkif'in tabutu resmi değilse de milli bir törenle, eller üzerinde Edirnekapı Şehitliği'ne taşındı." Burada kimden bahsettiğim iyice anlaşılsın diye "İstiklâl Marşı şâirinin" altını çizmek istiyorum.
Hayatına baktığımızda çizgileri olan bir insan sert ve net bir duruşu var. "Denilebilir ki bu sert mizaçlı adam şahsına yapılanları affetmiş, fakat siyaset yoluyla milletine yapılanlara 《Hak nâmına haksızlığa》tahammül edememiştir." Hareketli geçen yıllarda Anadolu onun gözbebeği oluyor yazdıklarında, konuştuklarında aklında hep onun kurtuluşu var. O yüzden toplumdan uzak bir sanat hayatı yok. Toplumu anlatmayı, sorunlardan bahsetmeyi, İslam idealini gerçekleştirmeyi kendine vazife biliyor. Ki şöyle bir şey okuduğumu hatırlıyorum şair olmayı kendine yakıştıramıyor yani ülke savaşta, düşman kapıdayden oturup şiir yazmayı doğru bulmuyor. Bu sebeple yazdıkları manzumelerde temel meselelere değinmekten geri kalmıyor. Özellikle ilk sahafat cemiyetteki sorunları belirlemek üzere yazılmıştır denilebilir. Belirlemekteki maksat eleştirmek tabii. Hatta yeri geliyor kendi fikirlerini dahi tenkit ediyor. "Hiciv, Âkif'in şiirlerinin önemli bir hususiyetini teşkil eder. O bazan keskin zekâsını bir kırbaç gibi kullanarak bazan okşar gibi, bazan daha sert darbelerle vurmuştur."
Kendi kendisini hicvettiğini söylemiştim bunu ben kader konusunda belirgin bir şekilde gördüm zaman zaman içindeki tereddütte bir kımıldanma olduğu dizeler var fakat sonrasında kendini toplayan bir şairi görüyoruz.

Bir fâilin icbârı bütün gördüğüm âsâr!
Cebrî değilim, olsam ilâhî ne suçum var?

Diyerek kendi içinde savaş veren şair sonrasında şöyle diyecektir:

Kader" senin dediğin yolda şer'a bühtandır.
Tevekkülün, hele, hüsrân içinde hüsrândır.
Kader ferâiz-i îmâna dahil... Âmennâ...
Fakat yok onda senin sapmış olduğun ma'nâ.
Kader: Şerâiti mevcûd olup da meydanda,
Zuhûra gelmesidir mümkinâtın a’yânda.
Niçin, nasıl geliyormuş... O büsbütün meçhûl;
Biz ihtiyârımızın sûretindeniz mes'ûl.
Kader nedir, sana düşmez o sırrı istiknâh;
Senin vazîfen itâ'at ne emrederse İlâh.

"Devrinde de, günümüzde de, hiçbir ironi bu kadar zekice yapılmamış ve kaderle irade arasındaki ince nüans bu kadar beliğ bir sûrette dile getirilmemiştir...Bu zehirli tenkit ancak Âkif'e mahsustu ve ona yakışırdı."
Kuvvetli bir sanatı var bunu görmemek mümkün değil. Sivri dili ile Hakkı söylüyor oluşu onun karakertirinin bir parçası idi. Ümitsizliğe kapıldığında ayağa kalkmasına yardımcı olması gerektiğini düşündüğü bir halk olduğu için tekrar kendini toplamasını kürsülere çıkmasını bilen biri.
Kitabın sonlara doğru açtığı başlıklardan biri de "Destan ve Hamaset Şairi Âkif" Burada Âkif'in gözünden Çanakkaleyi tekrar okuyoruz. Çanakkale şehitleri için yazdığı manzumede onun, Çanakkale ve şehitlerini "sınırlı bir zamana değil, ancak sınırsızlığın zamanı olan ebediyete" sığdırdığını görüyoruz.

Ve son bölümde daha mistik daha içine çekilmiş bir Âkif karşılıyor bizi. Son Safahat'da da bunu görüyoruz. Şiirleri bir nevi Rabbi ile konuşmalara, O'na hitâba evriliyor.
Güneşler geçti, aylar geçti, artık gel ki ey mihmânım.
Şühûdunda cüdâ imanla yoktur kalmak imkanım.

Bu dizelerde bir bekleyiş ve şuhud isteği içinde olduğu muhakkak.
Devamında şöyle seslenecektir şair:

Ömürlerdir, gözüm yollarda, hâlâ beklerim, hâlâ,
Şühud imkanı yok, coştukça hilkatte bu vâveyla.

Ömrünün sonlarını böyle bir bekleyiş içinde geçiren şair, beklediğine ölmeden önce kavuşmuş mudur bilmiyoruz, fakat aynı şiirin sonlarına doğru tabiatı dinlediği belli fakat tabiatın Ona neler fısıldadığı meçhul...

Son olarak; Eğer okursanız kitabın size bu konuda yol göstereceğine inanıyorum.
226 syf.
·8/10
#73989455 etkinliği kapsamında okuduğum ve "İyi ki" dediğim bir kitaptı; memleketin yetiştirdiği nadide şahsiyetlerden olan Mehmet Akif'i anlatan Kalabalıklarda Bir Yalnız Adam.

"Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem;
Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım!"

dizelerinde bize ışık yaktığı bir nokta var Mehmet Akif'in. Kendisi, yaşadığı devirde tüm zekasını, tüm özverisini, tüm hissiyatını milletine adamış fakat bu milletin içinde onun ruh halini anlayacak kişi sayısı hemen hemen bir elin beş parmağını geçmemiştir. Bu, şunu düşündürtüyor; "Nerede olursanız, kiminle olursanız olun; sizi anlamıyorlarsa yalnızsınızdır." İşte Akif'in de yalnızlığı tam olarak buradan geliyor: Anlaşılamamak.

Öyle bir karakter adamı düşünün ki, devlet adamından aydınına, gayrimüsliminden müslümanına her cihetten şahsa aynı mesafeyle yaklaşabilmiş, her kesimi eşit bir şekilde eleştirebilmiş, İslamı tam ve bütün olarak şahsiyetinde yaşatmış, milletine çağlar boyunca ne zaman okunsa ulvi manasından bir şey kaybetmeyecek bir milli marş miras bırakmış, yeri gelmiş ağır bir şekilde eleştirilmiş hatta cenazesine dahi gereken özen neredeyse gösterilememiş...

Mehmet Akif, yaşadığı topluma adeta bir mercek tutarak insanı, insana, insan için anlatmış yüce bir şahsiyettir. Günlük hayatında kültürel faaliyetlere açık, hoşsohbet ve nüktedan bir insan; bir halk adamıdır. Mensup olduğu zümreyi dahi eleştirebilmesi, onun samimiyetinin ve gerçekçiliğinin ispatıdır. Aynı zamanda bu eleştirilerinin yerini bulmadığını görmesi onu müteessir kılmıştır. Dönem dönem topluma olan inancını kaybetse de, umudunu yitirmemiş ve değişim için yüksek bir gayret göstermiştir. Kıymeti buradan gelir.

• Lise yıllarında Safahat'ı okuduğumda, işlenen birçok duygu ve yapılan sanata, sözcüklerin ahenkle dans edişine; yeterli altyapım olmamasına ve yer yer anlamamama rağmen derin bir hayranlık beslediğimi çok net hatırlıyorum. Başarısı tasdiklenmiş böylesine yüce bir şaire hayran olmamak imkansız. Onu daha yakından tanımak içinse geç kaldığımı hissettim. Sizlere de tavsiyem, benim kadar geç kalmamanızdır.
Kalabalıklarda Bir Yalnız Adam ise başlangıç için seçilebilecek, dili akıcı, anlaşılır, önemli detaylar içeren bir kitap.
İstifadeli okumalar dilerim.
Kara
Kara Beşir Fuad : İlk Türk Pozitivist ve Natüralisti'yi inceledi.
336 syf.
·5 günde·Beğendi·10/10
1. Beşir Fuad, Türkiye’de felsefî cereyan olarak pozitiviz­mi ilk defa getiren, Türk münevverine tanıtan ve müdafaa eden şahıstır.
2. Bir edebî meslek olarak da realizm ve natüralizm hak­kında ilk temel bilgileri aşılamağa çalışan Beşir Fuad olmuş­tur.
3. Hugo ve Voltaire gibi, Tanzimat münevverleri arasında çok tanınmış, birçok eserleri tercüme edilmiş, buna mukabil haklarında indî kıymet hükümleri verilmiş iki şahsiyeti değer­lendiren de odur. Bunlar için yazdığı eserler, aynı zamanda ede­biyatımızın ilk tenkidli biyografileridir.
4. Nihayet Garbın memleketimizde bilinmeyen şöhretle­rinden ilk defa bahseden, muhtelif eserleriyle onları tanıtmaya çalışan da yine Beşir Fuad’dır. Emile Zola, Alphonse Daudet, Charles Dickens, Gustave Flaubert, Auguste Comte, Ludwig Büchner, Herbert Spencer, D’ Alembert, De la Mettrie, Cham­bers, Diderot, Claude Bernard, Ribaut, Gabriel Tarde bunların arasındadır.
Bunların yanı sıra Beşir Fuad’m objektif üslûbu, makale­lerindeki vuzuh, bir dereceye kadar şahsiyattan kaçan taraf­sızlığı, o devir için edebiyatımızda mühim adımlar olarak te­lâkki edilmek gerekir.
182 syf.
·Beğendi·8/10
Kitabın adı okuma meraklılarına cazip gelen bir havaya sahip. İçeriğini ise Orhan Okay hocanın belli aralıklarla edebiyat dergilerinde ve gazete eklerinde yayınlanan yazılarının bir araya getirilmesi oluşturuyor. Kimi yazıları çok ilgimi çekse de, bu kitapta ne işi var dediğim denemeler de çıktı karşıma. Yine de okumaya değer nitelikte bir kitap...
304 syf.
·Puan vermedi
Silik kalmış yazarların az da olsa anılarıyla hatıralarıyla gün yüzüne çıkıp selam biz de varız en az çok satanlar listesindeki kitap yazarları kadar edebiyatçı kişileriz diye seslendiği kitaptır kendisi . Yeni yazarlar keşfetmek edebiyatın biraz da arkada kalmış şahsiyetlerini görmek için iyi bir kitap.
182 syf.
·2 günde·Beğendi·8/10
Kitap üç ana bölümden oluşmaktadır. İlk bölüm “Kültür” bölümüdür, ikinci bölüm kitaba ismini veren “Kâğıt Medeniyeti”, son bölüm ise kitabın teknoloji, siyaset ve toplumla aralarındaki bağları içeren “Teknoloji, Siyaset, Toplum” bölümüdür.
Kültür bölümünü üç alt başlıkta incelemiştir Orhan Okay: Kültür ve Medeniyet, Millî Kültür ve Halk Kültürü, Yol Düşünceleri. İlk başlıkta, kültür ve medeniyet konusunda fikirlerini dile getirmiştir yazar. Bu kavramları tarihsel açıdan karşılaştırmıştır. Dilimizde kültür kelimesinin kullanılışının medeniyet kavramından çok daha yeni olduğunu belirtmiştir. Kültür kelimesinin etimolojik kökenine değinen yazar, bu kelimenin Latince kökenli olduğunu, dilimize Fransızcadan girdiğini, öncelikle maddî olarak kullanılmakta olup sonra ise mecaz olarak güzel sanatlar, ilimler ve insan zekâsının bütün mahsulleri için kullanıldığına dikkat çekmiştir. Ziya Gökalp ise kültür kelimesi yerine hars kelimesini önermiş, bir toplumda geçerli olan ve gelenek hâlinde devam eden her türlü duygu, düşünce, dil, sanat ve yaşayış unsurlarının bütünü demek olduğunu ifade etmiştir. Diğer bölümlerden farklı olarak fikirlerini destekleyen şiirlere de yer vermiştir.
Millî Eğitim Dergisi’nin 1989 basımında yazmış olduğu Millî Kültür ve Halk Kültürü bölümünde ise kültürlülük kavramının topluma nasıl yansıdığıyla konuyu açmıştır. “ Halkımız arasında umumiyetle okur-yazar insanlara, bir topluluk içinde güzel konuşan, sözü dinlenen, fikirlerine önem verilen insanlara kültürlü denildiğini görüyoruz. Yahut da mesleği ne olursa olsun birbirinden farklı konularda fikir yürütebilen insanlar hakkında da kültürlü denildiği dikkati çekmektedir.” s.16. Bir milletin kültürünün, onun bütün fertlerinin sahip olduğu hadiseleri karşılayan duyuş şekilleriyle bütün tarihi içinde meydana getirdiği değer yargıları, yaşama tarzı ve bütün sanat eserleri olduğunu ifade etmiştir. Halk kültürünün içerisine neleri aldığına ve nakış kavramına dikkatleri çeker. “Dümdüz bir halı, bir kilim söz konusu olduğunda diğer milletlerden farkımız yoktur fakat nakış bizim kendi varlığımızı millet olarak yaşama irademizi bu nesne üzerinde gösterecektir.” s.18. Atasözlerimizin de dilimizin nakışı olduğunu, milletimizin felsefesini bir halk hikmeti olarak ifade ettiğini söyler. Modern hayat ve tekniğin getirdiği birtakım kolaylıklar, halk kültürünü yozlaştıran, yok eden sebeplerin başında gelir. Ama yine de bazı yapılan çalışmaları da olumlu bulduğunu belirtmiştir: “Son yıllarda eski sokak ve evlerden başlayarak artık kullanmadığımız bir yığın ihtiyaç ve süs eşyasının toplanması, bilhassa ses ve söze dayalı musiki ve edebiyat malzemesinin derlenmesi, korunması, yeniden yaşatılması, hiç değilse müzelerde görülebilecek hâle getirilmesi, millî varlıklarımızın muhafazası açısından memnuniyet verici bir gayrettir. Bu gayret, milletimizi millet yapan değerlere ve o değerleri vücuda getirenlere bir borcun ödenmesidir.” s.19.
Yol düşünceleri bölümünde, yapmış olduğu yolculukların ona kazandırdıklarını anlatmıştır. Yola atfettiği değerleri sıralamıştır. Yolun gaye değil vasıta olduğundan söz eder. Yol kelimesiyle hayat bulan deyimlerden bahseder: Yol erkân bilmek, yol iz yapmak, yol yordam, yola düşmek, yola düzülmek, yolcu Abbas, yolgeçen hanı. Yola dair şiirler de kendine yer bulur. Yol Düşüncesi şiiriyle bölümün kapanışını yapar.

Kâğıt Medeniyeti bölümü de on dokuz alt başlıktan oluşmaktadır. Bu bölümün ilk başlığı “Okumayan Toplum” adlı bölümdür. Okumayan Toplum’da kâğıdın tarihçesine, ne kadar önemli olduğuna, tüm insanlığın kâğıdın üzerinde kurulmuş bir medeniyetle yükselip asıl medeniyete kavuştuğuna değinmiştir. Okuryazarlığın yıllara göre yükseldiğini ancak okuma oranının ters bir gelişme gösterdiğiyle ilgili önemli tespitler vardır. Bir öneride bulunur. Geçmiş yıllarda önemli eğitimcilerin fikri olan “Tûba Ağacı Nazariyesi”nin yeniden benimsenmesi gerektiğini ifade eder. Yani işe okuryazarlıktan, ilköğretimden başlamak yerine üniversiteden, yüksek seviyeli eğitimden başlamak gerekmektedir. Okuryazarlığın çok okumaktan ziyade nitelikli okumak olduğu da ifade edilmiştir. Asıl okumanın sanat eserlerini ve düşünce ürünü eserleri okumak olarak düşünmüştür. Ona göre edebiyat veya felsefe kitaplarını okumak nitelikli bir okuyucu olduğunun göstergesidir.

Kitap baskılarının 1995’ten itibaren düzenli bir artış gösterdiğini de kaydeder. 1940 -1950 yılları arasında Türkiye’de yıllık kitap basım ortalaması 2 bine ancak ulaşabilirken 1960’ta 4 bin, 1965 yılından başlayarak 1995’e yani bundan on yıl öncesine kadar da ortalama 5 bin ile 7 bin arasındadır. Bu büyümenin dünya ölçüsünde çok gerilerde olduğunu belirtmesine rağmen memleketimiz açısından önemli olduğunu söyler.

Amerikan orjinli eğitim sisteminin getirdiği yeni okuma telkinini olan süratli okumayı eleştirir. Sözde zamanda tasarruf etmek gibi masum bir gayenin maskesi arkasında zamanı da emeği de insanı da sömürme sisteminin bir yüzü olduğunu dile getirir. “Yoksa o kadar emekle, her kelimesi tartılarak, ölçülerek yerlerine yerleştirilmiş bir edebî metni dakikada elli sayfalık bir süratle bitirmek ve anlamak, böylece hayat boyu meselâ elli bin kitap okumuş bir entelektüel olmak mı? İstenen ve beklenen gerçekten bu mudur?” s.37. Asıl söylemek istediğinin dakikada altmış hatta yüz sayfa okuma gibi kapitalist dünyanın insana teklif ettiği o baş döndürücü sürate yalnız iş evraklarını emanet edip hiç olmazsa her biri birer sanat eseri olan edebî eserleri, felsefeyi, ilmî eserleri ise o süratin esaretinden kurtarmak olarak ifade eder.
304 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Eskiler sık sık dile getirir ya:" Bizim zamanımızda..." cümleleriyle başlayan özlemlerini, belki memnuniyetlerini.... Eskilerden olmasam bile ben de özlemini çekiyorum o zamanların. İçi boşalmış insanlardan ziyade içleri dolu dopdolu olan o birbirinden değerli insanların zamanında yaşamak güzel olurdu.


Yazar Orhan Okay Vefa Lisesi ile başlayıp tanışma fırsatı bulduğu, yakinen tanıdığı, aynı sırada oturduğu, ders aldığı, dost olduğu, yolculuk ettiği, şöyle bir gördüğü, görmeyip sadece ismini duyduğu birbirinden kıymetli insanları anlattığı bu eser gerçekten okumaya değer.

Hayatında büyük yer tutan " mabede girer gibi sınıfa girerdi" dediği Nurettin Topçu, her ikisi de hocası olan Mehmed Kaplan ve fakültedeki pek çok hocadan [hepsinden desem ayıp mı olur?] daha farklı bir seviyede diyerek ayrı bir övdüğü Ahmed Hamdi Tanpınar, hasbî (yani isteyerek karşılık beklemeden hizmet eden) diye adlandırdığı Rahmi Eray, kıvırcık saçlarıyla hatırladığı Dergah Yayınlarının kurucusu Ezel Erverdi, İmam Hatip okullarını ihya eden değerli insan, Dindar Bir Doktor Hanım(Ayşe Hümeyra Ökten' in babası Mahmud Celaleddin Ökten nam- ı diğer Celâl Hoca, bir dönem Celâl Hoca' dan birlikte ders aldıkları İlhan Ayverdi Hanımefendi, kalabalığın yalnızlığında yaşamış İstiklal Şairi Mehmed Akif, onun yakın dostu Hasan Basri Çantay, Hellmut Ritter' in öğrencilerinden Ahmet Ateş, Nihad Sami Banarlı, Fevziye Sultan lakabıyla tanınan Fevziye Abdullah Tansel, geçen yıl kaybettiğimiz Fuat Sezgin, İstanbul Mektupçusu Osman Nuri Ergin -ki İstanbul' un çoğu sokağının ismi onun emeğidir.- "Acaba Mustafa Kutlu' nun Tahir Sami Bey' i bu kişi mi?" diye düşündüğüm koca kütüphanesini Erzurum Atatürk Üniversitesi'ne bağışlayan Kitap Dostu Seyfettin Özege, " Ben yürürken zamanımı iyi kullanmak için hep düşünmeyi tercih ederim." diyen müzelere büyük hizmetleri dokunan Süheyl Ünver, Küllük şairi Kesriyeli Sıtkı Akozan, Sahhaf Raif Yelkenci ve İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Nurettin Topçu'nun " Nasıl olur da insan yapımı bir makinenin Allah yapısı olan ve mahlukatın en şereflisi insana çarpmaya, onu çiğnemeye ne hakkı var?" dediği, elim bir kazada vefat eden Hattat Halim Özyazıcı, Muallim Naci' nin kızı Ahmet Mithat' ın torunu Nigar Ulusoy, Osmanlı Tarihi Kronolojisi yazarı İsmail Hami Danişmend, İstanbul Ansiklopedisi yazarı, Kesriyeli Sıdkı Bey' in Küllükname' de " Küllüğün tarihini bir gün o yazar" dediği Reşat Ekrem, Çalıkuşu yazarı  Edebiyat Müfettişi Reşat Nuri, en büyük şair Yahya Kemal, Kaldırımlar Şairi Necip Fazıl, siyasette kaybolan hem zindan hem de han duvarları şairi Faruk Nafiz...

Bütün bu değerli, nitelikli, birbirine kıymetli Hocalar,Sahhaflar, Hattatlar Orhan Okay'ın anıları ve kalemiyle bambaşka bir anlatım ile ortaya çıkıyor. Her şahısta mutlaka o kişiye ait kitap; yoksa onu anlatan bir kitap mutlaka var. Bu kitapların çoğu şimdi baskısı tükenmiş yahut da 7.000 lira gibi bir fiyatla Sahhaflara düşmüş durumda. Pek çoğunu tanımama ve okumama vesile olan başta Orhan Okay ve çoğu vefat eden bu değerli insanlara Allah' tan rahmet diliyorum. Onlar kadar güzel insanların gelmeyeceğini bilmek cidden acı verici.
Mesut
Mesut Mehmed Akif Kalabalıklarda Bir Yalnız Adam'ı inceledi.
226 syf.
·Beğendi·8/10
Yazar; Milli şairimiz Mehmet Akif için, "O kalabalıklar içinde yalnız bir insandır. Yalnızlığı bir mizaç özelliğinden gelmiyor, anlatmak istediği şeyleri anlatamadığından, telkin edemediğinden, bir ideali yerine getiremediğinden dolayı muzdariptir." diyor. Toplumun acılarını kendi acısı bilen, bu acıları yüreğinde biriktirip içini kanatan bir dava insanıydı o. Şairliği kimilerince tartışılsa bile bu milletin gözünde büyük bir şairdir o.

M.Orhan Okay hoca, Mehmet Akif'i hayatı ve eserleri üzerinden güzel bir çalışmayla ele almış. Okunmaya değer bir eser...

Yazarın biyografisi

Adı:
M. Orhan Okay
Unvan:
Öğretmen, Profesör, Redaktör, Yazar
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 1931
Ölüm:
2017
1931 yılında İstanbul'da doğdu. Vefa Lisesi'ni bitirdi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi ve Çapa Yüksek Öğretmen Okulu'nun Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden mezun oldu (1955). Artvin ve Diyarbakır liselerinde öğretmenlik yaptı. 1959'da Erzurum Atatürk Üniversitesi'nin Edebiyat Fakültesi'ne asistan olarak girdi. 1962'de Yeni Türk Edebiyatı doktoru, 1975'te doçent, 1988'de profesör oldu. 36 yıl çalıştığı Erzurum'dan 1994'te ayrılarak Sakarya Üniversitesi'ne geçti. 1996'da kendi isteğiyle emekliye ayrıldı. İslam Ansiklopedisi'nde redaktör olarak çalıştı. Fatih Üniversitesi'nde ders verdi. Çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlanmış dört yüz kadar makale ve deneme yayını bulunmaktadır.

Yazar istatistikleri

  • 27 okur beğendi.
  • 198 okur okudu.
  • 12 okur okuyor.
  • 157 okur okuyacak.
  • 1 okur yarım bıraktı.