Nimet Elif Uluğ

Nimet Elif Uluğ

Yazar
10.0/10
1 Kişi
·
1
Okunma
·
0
Beğeni
·
72
Gösterim
Adı:
Nimet Elif Uluğ
Unvan:
Tarihçi akademisyen
Dr. Nimet Elif Uluğ 1995 yılında, Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğretim elemanı olarak göreve başladı. 1996’da Yıldız Teknik Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve Devrim Tarihi Bölümü’nden yüksek lisans derecesi aldı. 2013’te Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nde doktorasını tamamladı. Halen aynı fakültede öğretim üyesi olarak çalışmakta ve Şalom gazetesinde “Düne Bakış” adlı köşesinde tarih yazıları kaleme almaktadır.
Anadolu’ya yerleşen Türkler, daha önceki Şamanist ve göktanrı inançlarının önemli bir yanı olan Ata Kültü ile Anadolu’da yaygın şekilde görülen putperestlik ve Hıristiyanlığın bağdaştırmacılığından oluşan yeni bir kültür sentezlemişlerdir.
Kimi tarihçiler tarafından Osmanlı Beyliği’nin kuruluş savaşı olarak kabul edilen Bafeus Savaşı’nda (Koyunhisar, 1302), Bizans İmparatoru’nun 2000 kişilik ordusunu yenen Osman Bey ününü hemen artırmış ve gâzi-yi ucât sıfatını almıştır.
Anadolu insanı, dini batıl itikat olarak sunan ve sömüren sofuların, falcıların, büyücülerin ve cadıların elinde oyuncak olmuştu. Mezhepler ve cemaatler dine ve dinüstü aktivitelere göre toplumsal ilişkileri düzenlemeye çalışmıştı. Dini kurumlar yerel dini ve sahte dini otoritelerin keyfi tutumlarına terk edilmişti. Kültürel geri kalmışlık had safhadaydı. Gelişme ve kalkınma emaresi gözlemlenemiyordu.
Tılsım, tabii ki İslam tarafından yasaklanmıştı. Hatta bunlara
çoktanrıcılık gözüyle bakılırdı çünkü Museviliğin Kabala felsefesi'sinden gelmekteydi. Bu felsefeye göre, İbranicedeki 22 harfin hepsinin büyüsel ve mistik anlamlan vardır. İstanbul’daki Millet Kütüphanesi tılsımlar, muskalar ve fal formülleriyle dolu önemli el yazması eserler içerir.
Osmanlı İmparatorluğu’nun birçok yeri yatırlarla doludur. Halk bunlara mum yakar, adak sunar, üstlerine türbe kurar, içlerine dilek parası atar. Onlardan yardım dilenir, iyilik umar. İslam diniyle uzaktan yakından ilgisi olmayan bütün bu eylemler, aslında eski çoktanrılı inançların şekil değiştirmiş birer uzantısından başka bir şey değildir.
Her dinde altdin grupları olarak ortaya çıkan tarikatlar da, toplumu saran batıl itikatların en önemli sacayaklanndandır.
Semavi dinler ve dindışı inanışlar, çok ilginçtir ki, Osmanlı toplumunda hep aynı ortamlarda uygulanmış, adeta “normal” kabul edilmiştir. İstanbul’daki birçok ayazmanın ya da türbenin büyü yapımında kullanılan mekânlar olması bilindik bir durumdur.
Orta Asya Türklerinin de yağmur yağdırmak amacıyla Şamanist ayinler düzenledikleri bilinmektedir. Türkçede yel kelimesi “rüzgâr, cin, salgın hastalık” gibi çeşitli anlamlar içerir. Zira Şamanist halklar arasında rüzgârın hastalıkları ve kötü ruhları getireceğine inanılırdı.
Ruhbanlık karizması ve kisvesi altında yarattıkları batıl inanç dünyası sayesinde İslam’ı kabul edenler de ruhban hurafelerinin etkisi altında kalmıştır. Hastalıktan tedavi edebilmekte gösterdikleri bazı rastlantısal başarılar da sözde ruhbanları toplum katında güçlendirmiştir.
296 syf.
·6 günde·Beğendi·10/10
Kitap 5 ana başlığa sahip. Bunlar: İslamiyet öncesi batıl itikatlar ve büyü - Osmanlı öncesi İslam'da batıl itikatlar ve büyü - Osmanlı İmparatorluğu'nda batıl itikatlar ve büyü - On dokuzuncu yüzyıl modern Osmanlı toplumunda batıl itikatlar ve büyü (1839 - 1923) ve Medyadan önce medya: Tanzimat dönemi Osmanlı romanında batıl itikatlar ve büyü.


Kitap, 'İslamiyet öncesi batıl itikatlar ve büyü' bölümüyle başlıyor. Büyü, Animizm, Şamanizm, Yağmur Duası, Politeizm, Musevilik, Hıristiyanlık, Avrupa'da Cadı Avı başlıkları, daha sonraki bölümlerin de alt yapısını oluşturuyor. Bir takım inanışların çok tanrılı dinlerde ki yerinden bahsedildikten sonra bunun tek tanrılı dinlerdeki durumuna da bakılarak, çeşitli örnekler veriliyor. Tek tanrılı dinlerde varsayılan bazı şeyler, o dinlerin kitaplarında olmayıp, sadece insanların uygulamalarında yer aldığından bahsediliyor. Bunun da kökeninin çok tanrılı inanışların, kültürün ve geleneklerin aktarılması olarak ifade ediliyor. Örneğin, 'İslam literatüründe sihir' kavramı. İslam'da sihir var mı? Varsa bunun şartları neler? Yoksa niçin bunlarla uğraşanlar var? Ya da Muska, tılsımlı gömlek, büyü, iksirin İslam'daki yeri nedir?

Ayrıca, Kur'an'da geçiyormuş gibi yapılan veya yaptırılan bir takım dini ritüellerinin ne kadarı gerçekten de Kur'an temelli. Bunun düşünülmesi lazım. Yine çok yakın bir tarihte internete düşen ve olayın içinde yer alan kişinin de inkar etmediği bir olaydan bahsedersek, olayın günümüzdeki vahametini göstermesi anlamında ilginç bir durumla karşı karşıyayız. "Okunmuş elma ile çocuk sahibi olma" yı dini bir cemaatin pazarladığı gün yüzüne çıktı. Bugün okunmuş elmayı pazarlayan yarın başka bir şeyi de aynı mantıkla gerçekleştirebilir. Peki kaç kişi inanıyor kısmına geldiğimizde, belki on belki yüz belki binler onu bilemeyiz. Peki "okunmuş elma" ile de derman bulamayan kişi veya kişilerin bir sonraki durağı neresi olacak? "Okunmuş elma ile çocuk sahibi olma", 20 Eylül 2019 tarihinde internet haber sitelerine düşen bir haberdi. Şimdi bir de bunun geçmişe dönük durumunu düşündüğümüzde daha vahim bir tablo ile karşı karşıya kalabiliyoruz.

Kitapta, İslamiyet'in haricinde Musevilik ve Hıristiyanlık da yer alıyor. Ayrıca, Animizm, Şamanizm, Politeizm gibi inançlar hakkında da kısa bilgiler veriliyor. Bunların büyü, büyücülük ve doğa üstü güçlerle ilişkisi ve buradan tek tanrılı dinler içindeki doğa üstü güçlere geçiliyor. Çok eski inanışların bazılarının varlıklarını hala sürdürdükleri ortaya çıkmaktadır. Yani sadece İslami bidat ya da hurafeden bahsedilmiyor. İç içe geçen dinler ve gelenekler de kitabın içinde anlatılıyor. Örneğin, papaz büyüsü ya da hoca büyüsü ve bunların çözdürülmesi için yapılanlar gibi. Kitabın yazarı Nimet Elif Uluğ da, bu coğrafyanın içinde varlıklarını sürdüren bu üç tek tanrılı dinler ve uygulamalar hakkında okuyucuya güzel bilgiler veriyor. Bunu yaparken de birinci el kaynaklara (din kitaplarına) ve tamamlayıcı tabir edilen diğer sözlü ve yazılı bilgilere atıfta bulunuyor.

Farklı dinlerin ve kültürlerin büyük Osmanlı coğrafyasında birbiriyle etkileşime girmesi yüzyıllar içinde çeşitli dini ve/veya kültürel kaymaları da beraberinde getirmiştir. Bu kaymalar zaman içinde geleneksel uygulamalardan çıkıp, dinin (burada İslam) farzı haline bile getirildiği de olmuştur. Farz olan bir şeyin yapılmamasının hükmünün de kendisini günaha ve küfre götüreceğine inanan/inandırılan ya da bilen kişi, sorgulamadan bazı gelenekleri farzlaştırıp, kendisinden sonra gelen nesle (halef-selef) bu şekilde aktarmış. Bu aktarımlara da zamanla çeşitli eklemeler yapılması sayesinde esas öz gitmiş sadece bir takım ritüeller din olarak kalmış. Ve birileri bunu araştırıp sorguladığında ise 'küfr' kavramı ile karşı karşıya kalıyor.

Kitabın içinde de görüleceği gibi kendisine kutsallık atfedilen bir takım kişiler, halkın dini bilgisinin zayıflığını da kullanarak, kendilerine menfaat sağlayabilmişler. Ayrıca batıl inanış diye adlandırdığımız onlarca örnek yer almakta ve bunlarla ilgili bilgiler verilmektedir.

Kitap içinde ki en önemli vurgu ise, geleneksel din (halk) anlayışı ile seçkinlerin (yönetici, padişah, saray ve avanesi) din anlayışı arasında ki farktan bahsedilmesidir. Benzetme, divan edebiyatı ile halk edebiyatı gibi görülebilir. Bu iki dini anlayış bazen birleşmiş bazen de ayrılmış bir şekilde hareket etmiştir. Ülkemizdeki yaşanan din, bu eski geleneksel din anlayışının devamıdır. Burada da etkili olanlar ise cemaat ve tarikatlar. Yani şu an ki yapının öncülleridir.

Yazarın araştırmasında, yerli ve yabancı kaynaklar içinde Başbakanlık Osmanlı Arşivleri (BOA) de yer almaktadır. Buradan öğrendiğimiz bilgi ise, halk yaşamının resmi belgeler içine de girmesidir. Osmanlı'nın son zamanlarında artık egemen güç haline gelen halk dini ( bu konuyla ilgili kitabın içinde çok sayıda alıntı eklediğim için bunları tekrarlamak istemedim) ve bunun temsilcileri olan cemaat ve tarikatlar (ki bunlar İslam'ın ilk günlerinden itibaren mevcut), okuma yazması olmayan halk üzerinde derin etkiye sahip olmuşlardır.

Şey, şıh, hacı, hoca, derviş gibi kimseler halk dininde en muteber kişiler olmuşlar. İnsanlar, inanışın temeli olduğunu varsaydıkları bazı ritüelleri ile meşgul olurken, egemen güç haline gelen cemaat ve tarikatlar ise hem iktidarların hem de vatandaşların üzerinde ayni ve nakdi bağışlarla güçlenmiştir.

Tarikat ve cemaatlerin geçim kaynakları vatandaştan topladıkları ve bir çeşit 'saadet zinciri' misali olan müritleridir. Halkın okuma yazmasının olmadığı bir ortamda, kendisine anlatılan bilgilerden etkilenen kişiler bu zatlara dolaylı veya doğrudan bağlanmışlardır. Bazı şeyleri yapmazlarsa dinden aforoz edilecekleri ya da günümüz tabiriyle 'mahalle baskısı' yla karşılaşacaklarını düşünen insanlar da cemaatlerin içine bu şekilde girmişlerdir. Peki, bir kişi niye başka birisine 'kul' olur, 'mürit' olur? Cevabı günümüzde de aynı. Ben bilmem, şeyhim bilir mantığı. Okumaktan, araştırmaktan, sorgulamaktan korkan ya da korkutulan toplum, biat kültürü içinde nesilden nesile gelir. Ya da dini, siyasi, kültürel, ekonomik çıkar ilişkisidir.


Cin gibi insanüstü varlıklarla irtibat kurma; büyü gibi olumlu olumsuz çağrışımlar; fal gibi gelecekten haber alma, insanlık tarihi boyunca var olmuş ve var olacaktır. Dinin soyut yönünden bir anlam çıkaramayan insanlar da fal, büyü, cin gibi daha somut (cin soyut durum olsa da cinden medet umarak büyü yapma olayına istinaden kullandım) bir takım şeylerin peşine düşmüşlerdir. "Senin derdine derman" olacağız söylemi ile karşı karşıya kalan (somut, bu dünyada ve yaşadığı an da gerçekleşen) insan, dinin 'soyut' (gözle görülemeyen) çözümlerini kendine yakın bulamaz. İnsanlar olmasını istedikleri bir şeyi Allah yerine dinin hoş bakmadığı (İslamiyet, insanları Allah'la ve Kur'an'la kandırmaya kalkanlar konusunda uyardığı halde!!!) alanlarda aramaya başlarlar. Artık Allah inancı bitiyor ve yerine 'kutlu, hazret, veli, evliya, şıh, şeyh, büyücü, falcı ve cinci hoca inancı egemen olmaya başlıyor ya da Allah inancına ek yapılıyor. Bunu çoğu kişi bilmeden yapıyor; ama okuyup araştırsalar, böyle hurafeler bataklığına zaten düşmezler.

En başta yazdığım, "okunmuş elma" örneği günümüzde bile yaşanıyorsa, daha kat edecek çok mesafemiz var demektir. Müslüman olup Fatiha Suresini ezbere okuyan (acaba anlamını kaç kişi bilerek okuyor o da ayrı bir durum) yani "(Allahım!) Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz." dedikten sonra, bir şeyhten, şıhtan, tarikattan, veliden, evliyadan yani, yaşayan bir adem ya da ölmüş bir ademden medet ummak, şirk değil de nedir acaba? Kur'an batıl itikatlara savaş açtığı halde bu inanış neyin inanışıdır ya da, türbelerden medet umarak yapılan ibadetler de ap ayrı bir batılın tezahürüdür. Türbede yatan kişiden yani ölüden (ölümlüden) nasıl medet umulur o da ayrı bir konu. Ölünün birine faydası olabilseydi önce kendisine faydası olurdu! Ya da büyü, cin, fallarla kandırılanların durumu. Acaba bu insanlar Kur'an bakarak bir çözüm bulacakları yerde niçin bu tür kişilerden medet umarlar? Kitap içinde durum güzel bir şekilde açıklanmış.


Peki! Din, gelenek, büyü, cin, efsun, evliya, şeyh, şıh, cemaat konuları dönemin edebiyatında nasıl karşılık bulmuş? Bu konu da yine kitap içinde güzel bir şekilde örneklerle işlenmiş. Tanzimat dönemi ve sonrasında, romanlara giren bu ilişkiler, roman diliyle, roman karakteriyle, kurgu da olsa 'realist' bir açıdan yazarlar tarafından aktarılmış. Toplum ne yaşıyorsa Hüseyin Rahmi, Ömer Seyfettin, Halide Edip, Ahmet Mithat Efendi, Filibeli Ahmet Hilmi, Refik Halit, Ahmet Rasim, Hüseyin Cahit, Abdullah Cevdet, Ahmet Rasim, Ahmet Hamdi gibi dönemin yazarları da bunları kaleme almış. Kitapta çok sayıda örnek var. Hatta bugün bile bu yazarların kitapları hala basılıp, satılıyor. Kendi dönemlerini olduğu yazan bu yazarların ülkede yaşanan dini, kültürel yapıdan bahsetmemesi abes kaçardı.

Geçmişten günümüze ve buradan da geleceğe taşınan batıl itikatlar hakkında toplumlarda bilinç altına yerleşen inanç olgusundan hareketle din, inanç ve büyü anlatılmaya çalışılıyor. Anlatılan dönem Osmanlı zamanı ve Cumhuriyetin ilk yıllarını (1923'e kadar) içeriyor. Hem saray çevresinde hem de halk arasında yapılan çeşitli muska, büyü ve doğaüstü güçlerle yaptırılmaya çalışılan şeyler hakkında bilgiler veriliyor.

Kitabın dili, konunun ağırlığı kadar ağır değil. Herkesin rahat bir şekilde okuyup anlayabileceği kadar duru. Kitap içinden çok sayıda alıntı eklediğim için - ki, tamamı altı çizilecek nitelikte önemli- ayrıca burada belirtmedim. Yazar, konuyu çok boyutlu irdeleyerek, ortaya güzel bir çalışma çıkartmış. Ben ise sadece ufak bir karalama ile anlayabildiklerimi yazmaya çalıştım. Uzun ve meşakkatli bir çalışma sonucu ortaya çıkan bu kitap, 'aklını kiraya vermeyenler' haricinde 'aklını kiraya verenlere' de çok şey öğretilebilecek niteliktedir.


Not: Kitabın 2. baskısı olursa ya da farklı bir yayınevinden çıkarsa kitap içinde geçen kaynakların son sayfada toplu bir şekilde verilmesi çok daha iyi olur diye düşünüyorum. Ayrıca bu kitapta -yine sonraki baskılar için- dizin kısmı mutlaka olmalı. Çünkü araştırma yapan kişiler öncelikle dizin kısmında geçen anahtar kelimelere bakar.

Ezcümle: Bu kitabı 29 Temmuz - 2 Ağustos 2019 tarihleri arası okuyup, inceleme yazısı ise 4 Ekim 2019 tarihinde 1000Kitap sitesine eklenmiştir. Okunmasında fayda olacağına inandığım bu kitabı tavsiye ederim.

Yazarın biyografisi

Adı:
Nimet Elif Uluğ
Unvan:
Tarihçi akademisyen
Dr. Nimet Elif Uluğ 1995 yılında, Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğretim elemanı olarak göreve başladı. 1996’da Yıldız Teknik Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve Devrim Tarihi Bölümü’nden yüksek lisans derecesi aldı. 2013’te Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nde doktorasını tamamladı. Halen aynı fakültede öğretim üyesi olarak çalışmakta ve Şalom gazetesinde “Düne Bakış” adlı köşesinde tarih yazıları kaleme almaktadır.

Yazar istatistikleri

  • 1 okur okudu.
  • 1 okur okuyor.
  • 5 okur okuyacak.