Nur Beier

Nur Beier

Çevirmen
7.9/10
391 Kişi
·
1.267
Okunma
·
2
Beğeni
·
369
Gösterim
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
736 syf.
Kitap bittiğinden beri kaç defa oturdum başına inceleme yazmak amacıyla... Kaç kez tekrar tekrar sayfaları çevirip göz attım işaretlediğim yerlere... Olmuyor dedim yazamayacağım hiçbir şey çıkmayacak yapamıyorum. Oysa ki yazmalıyım. Bilinsin az da olsa okumak isteyenler olsun. Sonunda bir şekilde cümleler çıkmaya başladı işte... Böyle bir yapıta inceleme yazacak kabiliyetim kesinlikle yok. Neden mi? İçinde romanla beraber o kadar çok bilgi var ki... Geçmişten günümüze gelen hepimizin bildiği insan kıyımları var. Soykırımlar işkenceler... Peki ya o caniler o insanlara işkence edenler mi kötü gerçekten yoksa sen mi kötüsün? Evet evet sen! Normal görünen hatta bir melek olan sen! Sen kötüsün insan!

Bunu sorguluyor işte kitap. Bunu kanıtları ile bir bir seriyor önümüze. İyi ile kötü kavramları birbirine geçiyor. Haliyle kafa da birbirine dolaşıyor. Tamam duruyorum biraz! Nefes alıyoruz. Yazardan bahsedeyim biraz:

Danimarkalı olan yazar, iletişim ve sosyoloji alanında yüksek lisans yapmış. Bununla kalan birisi değil ama. Öyle çok bilgi birimine sahip ki. Bunu kitapta bulunan bazı teorik bölümlerde kendisi bize gösteriyor. Kitapta yer alan en önemli konulardan birisi, insanın çalışma arkadaşları tarafından uğradığı psikolojik baskı ile birlikte taciz... Bu konu yazarın bir dönem çalıştığı iş yerinde yaşadığı sorunlardan birisi... O dönem çok aşırı baskı yaşamadığını söylese bile derinden iz bıraktığı belli baskıların. Çünkü kitaptaki karakterle öyle bütünleşmiş ki... Gerçi yazarın şöyle bir cümlesine de denk geldim:

“Bu, hayatımın en mutsuz ve en yaratıcı şekilde engellendiği bir dönemdi”

Nedir bu baskılar?
Senin gibi olmadığını gördüğün insanı dışlama. En temel şey bu... İşin acı yanı ise bunun farkında olmama... Karşındakine yükleme bu durumu. "Sorunlu olan o! Hasta olan o! Psikolojisi bozuk olan o!"

İlk işe başladığım zaman 19 yaşındaydım. Bu dönemlerde benden en az on yaş büyük insanlar tarafından meğer bunları yaşamışım. Bu kitapta bunu öğrendim. Elbette onların bana kötü davrandığını biliyordum. Ancak bunun bu kadar net bir durum olduğunu ve taciz boyutunda olduğunu bilmiyordum. O günlerde sakindim çekingendim. Şimdi içimde yatan tahammülsüz bir canavar var. Bu canavar ile genelde iş yerimde karşılaşıyor olmak tam da bu baskının sonucunda olan bir şey değil midir? Çocukken hep sessiz içe kapanık diye şikayet edilirdim aileme. Oysa şimdi... Pek sevilen birisi değilim çalışma yaşamında. Bununla yüzleşiyor olmak inanın kolay bir şey değil. Üstelik bunun ana kaynağını yeni yeni benimserken...

Biraz da soykırımlara dönelim. Ruslar,Almanlar, Yahudiler, Sırplar, Boşnaklar, Afrikadakiler... Binlerce var belki de. Ha hepimizin rahatsız olacağı bizler de varız elbette. Her ne kadar biz soykırım olduğunu kabul etmesek de yabancılar özellikle de Danimarka'yı biliyorsunuz. Bunların bir önemi yok ama kitapta. Asıl soykırım beklenen/olası olanlarda, askerlerde, savaşlarda değil çünkü. Asıl soykırım aramızdaki insanlarda...

Sosyal baskı ile oluşan kötülük... Herkes yaptı diye yapılan koyun olma durumu yani. Sokakta gördüğümüz evsize kötü davranma mesela. Ya da Suriyeli olduğu için insanlara iğrenç bir varlık gibi davranma. Ne kadar aşağılık olduğumuzu farkettiniz mi? Bizimki psikolojik canilik... Nelere sebebiyet verdiğini düşündünüz mü? Hiç sanmıyorum. Bu kitapta onu düşünmeye bile gerek yok. Suratına vura vura gösteriyor çünkü... Birine olan davranışlar, kafada kurulan saçma sapan teoriler ile birlikte ortaya çıkan olmayan bir şeyi oluyor gibi düşünerek hareket edip insanı hasta etmek... Hasta kim normal kim? Bu sorunun cevabı kitap bitse de netlik kazanmadı...

Kitapta Kötülük Psikolojisi başlığı altında birçok güzel bilgi var. Bunlar insanın neler yapabileceğini ve altta yatan sebepleri anlatıyor. Bilinen Miligram Deneyi'de anlatılmış. Bilmeyenler için açıklayıcı ve çok güzel bir video da var araştırırken denk geldiğim:

https://youtu.be/QDEYkzA6Z3Y

Peki ne anlatıyor bu deney? Tıpkı geçmişte savaşta öldürmek zorunda olduğunu düşünen askerler gibi "yapmak zorunluluğu" psikolojisi... Otoriteye itaat etmek, kendini bu şekilde rahatlatmak... Birileri istedi diye, otorite istedi diye kötülük yapmak ve bunu mecburi yaptığını varsayarak kendi özünün, benliğinin ya da adına her ne derseniz dışına çıkmak... Hepimiz yapıyoruz. Toplum istedi diye başka başka kimliklere bürünüyoruz. O toplumda olduğumuz için bize benzemeyen kişileri ise dışlamakla kalmayıp ona baskı uyguluyor ve içinde kin ve nefret tohumu ekiyoruz. Ortaya psikopat katiller, cani varlıklar çıkarıyoruz. Sonra ise suçu yine başkasına atıyoruz. Annesine babasına çevresine ya da akıl sağlığına... Oysa ki o aklı yok eden kim? Alttaki sebep bu işte. Biziz!

Bunların farkında değiliz işte en acısı bu. Yaptığımızı normalleştirdiğimiz için asıl doğruyu farkedemiyoruz. Baştan aşağı hastayız aslında...

Bakalım yazar ne demiş ropörtajlardan birinde:

“Bir şekilde bilgisayarlar gibiyiz. Bazılarımız hayatımız boyunca aynı program üzerinde çalışıyor ve asla başka programları başlatan durumlara zorlanmıyoruz. Fakat bir noktada veya diğerinde, çoğumuz, hayal edebileceğimizden daha acımasız davranma deneyimine sahibiz. Bilinmeyen bir programla sonuçlanıyoruz çünkü savaştayız ya da boşanmak üzereyiz ya da işyerimizde bir tür adaletsizliğe maruz kaldık. ”

İşte böyle bocalayacak durumlar olduğu zaman programda "ERROR" yazısı çıkıyor sanki... Böylelikle her şey yolundan çıkıyor. Bir kere de çıktık mı da geri dönüşü olmuyor. Tıpkı bir domino taşı etkisi ile sonuca kadar birbiri ardına geliyor. Sonucun ne olduğu kişinin karakteri, çevresel etmenler vs. yanı sıra en çok da farkındalık ile alakalı. Ne olduğumuzu neler yaptığımızı farkedip bu farkındalığı korumak. Yapılacak en önemli şey bu.

Kitapla ilgili yazarın bir diğer yorumuna bakalım:

“Gerçekte, kötülük, sizin ve benim gibi insanlar tarafından, doğru şeyi yaptığımızı ve yaptığımız işin tamamen makul olduğunu düşünen insanlar tarafından yapılır. Dört kadınla ilgili bu hikayeyle, hepimizin kötülük etmesini mümkün kılan ve yine de kendimizi olmadığımıza ikna eden kişisel aldatmacayı göstermek istiyorum."

İşte kitapta en çok 'yuh artık, hadi be!' dedirten olay bu. Olaylar durağan ve kadınlar arası çekememezlik gibi bir durumdan sıyrılarak karmakarışık bir hal alıyor. Üstelik karakterlerin birbirini aldatmasının yanında kendilerini aldatmasını sanki yanı başımızda yaşıyormuşcasına beynimize sokuyor. Sanki her karakteri tanıyor gibiyiz. Her gün karşılaştığımız insanlar hepsi. Bu yüzden bu kadar etkileyicidir diye düşünüyorum. İnsanı bir paranoyaya sokuyorken bir yandan da "Hayır paranoyak olmamalıyım. Baksana paranoyak olunca neler oluyormuş ayol!" dedirtip iyice karakter ile bütünleştiriyor. Kitabın sonuna dek nefret ettiğim karakter ise sonunda o kadar nefret edilecek biri değilmiş. İnsan kimden nefret edeceğini kimi haklı bulacağını şaşırır. Suçlular suçsuz suçsuzlar suçlu. Ying yang gibi sanki... İyi kim kötü kim? Herkesin içinde bir kötülük var...Hayatta da buna benzer şeyler çok maalesef...

Toparlarsam açık ve net: Okuyun!:) Psikoloji, gerilim, sosyoloji, tarih, polisiye... Ne ararsan var diyebilirim.
İclâl e ise en çok benim teşekkür etmem lazım. Aylar önce listesine aldığı bu kitabın rengini görünce tabiki mor hastalığım sebebiyle birlikte okumayı kararlaştırdık. İyiki de yapmışız.:)

Sevgiler ve saygılar ile...

Dip notlar: Yazarın kendi sitesinden faydalandım yazarın kendi cümleleri olan kısımlarda
http://www.christianjungersen.com
168 syf.
·26 günde·Beğendi·10/10 puan
Yaklaşık 7 yıldır resmini avatar olarak kullandığım Soren, seni saygı ve sevgi ile selamlıyorum. Kendisinin bir hayranıyım ve bu kitabı son satırına kadar inceleyerek okudum. Nazım Hikmet'in Piraye için yazdığı mektupları kendi açımdan değerlendirmiş ve en iyi mektup örnekleri olarak düşünmüştüm. Bu kitabı okuyunca fikrim değişti. Kıyaslama yapmıyorum ama sevgili Soren hakkını teslim ediyorum.

Sen en iyisisin.

Sevgili arkadaşlar, bu kitabı okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Okuyun ve gerçek aşkı, edebiyatı görün... Daha önce neden okumadığınız için pişman olacağınıza eminim.
736 syf.
·6 günde·Beğendi·10/10 puan
Dün gece kitabı bitirdiğimden beri olan biteni algılamaya çalışmakla birlikte yazacağım incelemeyi düşünüyorum. Ne desem, nasıl anlatsam bu kitabı diye… Kendimi bir şeyler yazmak zorunda hissettim çünkü bu kitap sitede böyle boş kalmamalıydı, kitaba haksızlık olurdu bu… Şuan ne yazacağım ortaya ne çıkacak inanın ben de bilmiyorum. O kadar çok düşünce var ki kafamda, hepsi karman çorman… O nedenle kitaba emanet ettim sanırım incelemeyi…

Altı günüm İstisna’yla birlikte geçti. Altı gündür Iben’le Malene’le Anne-Lise’le ve biraz yabancılık çeksem de Camilla’yla birlikte yaşıyorum. Bu karakterler o kadar canlı ki şuan ben bu yazıyı yazarken onları karşımda hayal edebiliyorum. Malene onun hakkında yazacaklarıma tahammülsüz ve memnuniyetsiz, Anne-Lise daha yumuşak ama tedbiri elden bırakmıyor asla, Camilla ise tedirginliğini kendine biçtiği rolü oynayarak saklamaya çalışıyor. Iben… Iben beni izliyor, inceliyor; bir psikolog edasıyla. Kafasında benim olası kötülüğümü tartıyor. Hepimizin içinde olan o sıradan kötülüğü düşünüyor…

Evet, kitabın konusu Danimarka’da Soykırım Araştırmaları Merkezi’nde çalışan bu dört kadının etrafında gelişiyor. Kitap başlarda iki ayrı çizgide ilerliyor; soykırımın tarihsel, psikolojik, sosyal araştırmaları ve bu dört kadın arasındaki gerilimli ilişki. Fakat sonra bu iki çizginin nasıl birleştiğine şaşkınlıkla ve hayranlıkla şahit oluyorsunuz.

Bu iki çizgiyi birleştiren şey ise kötülük. İnsanın kötülüğü… İnsan kötülüğünün sıradanlığı.

İki yıl önce Sosyal Psikoloji dersi aldığımda derse hayran kalmıştım. Şuana kadar ki üniversite hayatımda en zevk aldığım ders diyebilirim, ki bir dersten keyif almanın ne denli zor olduğunu bilirsiniz… Dersi alırken, okulu bitirdiğimde bölümümü es geçip sosyal psikoloji alanına yönelmeye kafayı takmıştım. Şimdi o kadar şiddetli olmasa da bu seçenek hala planlarım dahilinde… Şimdi ben bu gereksiz ayrıntıya neden mi girdim? Kitapta geçen deneyler, teoriler, yaklaşımlar, psikolojik yönelimler beni yine iki yıl önceki sosyal psikoloji sınıfıma götürdü. Bu defa zekice bir kurguya yedirilmiş halde, daha bir keyif alarak okudum hepsini... Ve üstüne bir sürü yeni şey de öğrendim.

Kitap birçok şeyden bahsediyor… Nazilere yapılan zeka testleri, yaşanan olaylar, yazılan makaleler, yapılan araştırmalar, otoriteye itaat deneyi (Milgram), sosyal roller deneyi (Stanford Hapishane Deneyi), kognitif ahenksizlik, sosyal baskının etkisi; soykırımlardan önce ve sonra, katiller ve kurbanların sosyal yaşamları…

Aslında tüm bu bilgilerin bir amacı var. Bunlar gösteriyor ki o soykırım yapan insanların bizden bir farkı yok. Belli durumlara ve düşüncelere maruz kalmış insanların, kendilerine “biz ve onlar” şeklinde gruplar oluşturup, eylemlerini haklı çıkaracak gerekçeler bularak oluşturdukları rollere kendilerini kaptırmalarıyla oluyor aslında her şey. Ve işte burada can alıcı soruyla karşılaşıyoruz: Bizi o insanlardan farklı yapan ne sahi? Biz aynı durumda olsak, onların yaptığını yapmayacağımızın garantisi ne?

Ve görüyoruz.

Sıradan bir ofiste nasıl bir sosyal savaşın patlak verdiğini, dört kadının düşüncelerinin nasıl şekil değiştirdiğini görüyoruz. Yapmam dedikleri şeyleri nasıl yaptıklarını, seviyorum dediklerine nasıl ihanet ettiklerini, dürüstüm dediklerine nasıl yalan söylediklerini görüyoruz. Küçücük bir ofiste oluşturulan “biz ve onlar” şeklindeki grupları okuyoruz. Öteki olmanın mübah kıldığı kötülüğü okuyoruz. Acımazlığın, yalanın; düşünceler çarpıtılarak nasıl normalleştiğini okuyoruz.

Geriliyoruz. Gerim gerim geriliyoruz.

İnsanın içindeki o kötüye inanıyoruz. Her insan, potansiyel bir kötü artık gözümüzde… Sadece kötü olmak için belirli şartların oluşmasını bekliyor. Kötülük hamurunda yoğrulmuşuz biz. İflah olmayız.

Karamsarlaşıyoruz. Kendi hayatımızı sorguluyoruz; dışlanmışlıklarımızı, haksızlıklarımızı, söylenen yalanları, atılan kazıkları düşünüyoruz… Sonra ise kendi çarpıtılmış kişiliğimizi düşünüyoruz. Ben neler yaptım, fark etmeden? Hangi kötülükleri mübah kıldım kendime karşımdaki ‘öteki’yi düşünerek?

Ben de aslında bir kötüyüm içten içe… Sonra yine… Soykırım zamanında bir Alman olsaydım şayet, ne yapardım, ben de mi katili olurdum onca insanın? Bir istisna olabilecek yapıya sahip miyim ben? İçimdeki kötülüğün bir sınırı var mı?
Fakat içiniz bulanıyor bir yerden sonra “Yeter!” demek istiyorsunuz. Kendinize bu denli hakim olamamak, doğanıza bu denli söz geçirememek ihtimali dört duvarlı bir hücreye tıkıyor sanki sizi. İradenizin bir hiç olduğunu düşünmek, iyiliğin sadece seçimlerle oluşan bir yanılsama olduğunu düşünmek; o hücrenin karanlığında, aydınlık umutlarınızı yitirmek gibi bir şey. Buna hangi insan dayanabilir ki? Sürekli içindeki kötüye yenileceğini düşünen bir insan yaşamına neye tutunarak devam edebilir? Hiç mi istisnası olmaz?

Siz? Bir istisna olamaz mısınız?

Burada aklıma yine Sosyal Psikolojiden aşina olduğum Self Fullfilling Prophecy (Beklenti Etkisi olarak da geçiyor) geliyor. Bu kısaca kafanızda kurduğunuz düşünceyi bilinçsizce ve farkında olmadan gerçekleştirmenize yol açıyor. “Kendini gerçekleştiren kehanet” de diyorlar, “Pygmalion Etkisi” de… Yani kötülüğün kaçınılmaz olduğunu düşünmek, sizin davranışlarınızı istemsizce etkileyecek, sonunda her şey kötülüğe vardığında da “ben demiştim” diyebileceksiniz. Bunun çok daha basit örnekleri bulunabilir. Fakat demek istediğim nokta, neden kendini gerçekleştiren kehanetimizi hep kötülük üzerine kurma eğilimimiz var? Bu bizim tarihten ders çıkarmamız mı? Yoksa kehanetimiz mi? Açıkçası ben bilmiyorum. Ama iyiliğin bu kadar imkansız olduğunu düşünerek yaşayamayacağımı biliyorum. O yüzden tüm karamsarlığıma rağmen kehanetimi iyilikten yana kullanmak istiyorum. Aklımdaki tüm kötü, bencil, tarafgir, umutsuz düşüncelere rağmen. Dört duvarlı hücreme bir pencere açmak istiyorum, nefes alabileceğim, bir nebze ışığı görebileceğim….

Kitap da bir yerde bunu yapıyor. İyilik denen olguyu başıboş bırakmıyor. Bir ihtimal veriyor ona, kırılgan, narin, hassas ve tümüyle beklenmedik bir yapı…

Bu sırada dört kadın arasındaki ilişki ve gerilim öyle hal almış ki hem her şeye inanıp hem de her olanı inkar edecek hale geliyorsunuz. Aksiyon artıyor, koşuşturmaca başlıyor, tempo artıyor, bir şeyler ortaya çıkıyor, bir şeyler yok oluyor, sayfalar hızla çevriliyor, ortam duruluyor, sayfalar ağırlaşıyor, etrafta kötülüğün sıradanlığı ve iyiliğin ihtimalleriyle dolu bir sessizlik var… Ve kitap bitiyor.

Kitabın kapağı kapandıktan sonra kafanızdaki iyilik ve kötülük kavramı karman çorman olmuş bir biçimde kalıyorsunuz…

Ben kitabı gerçekten çok beğendim, uzun bir süre de aklımdan çıkacağını sanmıyorum. Yazara da hayran kaldığımı söylemeden geçemeyeceğim, kendisi sosyoloji ve iletişim bölümlerinde çalışmış bu konuda altyapısı olan bir insan. Fakat dört kadını –hem de bir erkek olarak- yedi yüz küsur sayfa boyunca bu denli derin, canlı ve etkileyici anlatmak ve bu özel ilişkiyi, genel ve kitlesel bir yıkımla bağdaştırmak bence apayrı bir şey.

İyi ki okudum dediğim bir kitap oldu; gerek sorgulamalarıyla, gerek kurgusuyla, gerek edindiğim bilgilerle… İçtenlikle ve şiddetle tavsiye ederim, iyi okumalar :)
Ve son olarak Esther. Sema , iyi ki bu kitabı akışta görmüşsün de birlikte okumuşuz. Sayende çok daha keyifli bir okuma oldu benim için :))
168 syf.
·7 günde·Beğendi·10/10 puan
"Ya Werther olmalı ya hiç!"

Albert Camus, "Sisifos Söyleni" kitabında böyle yazıyor. Bu kitabı okuduktan sonra ben -ve muhtemelen birçok kişi- şöyle deriz:

"Ya Johannes olmalı ya hiç!"

Kierkegaard, iki ciltlik 'dünyanın en uzun aşk mektubu' diyebileceğimiz "Ya/Ya da" adlı eserini 1843'te yazıyor. (Regine'den ayrıldıktan iki yıl sonra) "Baştan Çıkarıcının Günlüğü" de "Ya/Ya da"nın ilk bölümü ve daha sonra ayrı olarak basılıyor. Daha ilginç olanı ise "Korku ve Titreme" ve "Tekerrür" isimli eserlerin de yine 1843'te yayımlanmış olması. Özellikle "Tekerrür"e baktığımızda, yazarın daha karanlık, kafası daha karışık olduğunu görüyoruz; o nedenle "Baştan Çıkarıcının Günlüğü"nün daha erken kurgulanmış olduğunu ve hazır hale getirilmiş olmasa bile, özellikle notların önceki yıllarda kayda alındığını söylemek mümkün.

Kitabın içeriğine geçelim... Søren, kitapta Johannes adını kullanıyor ve sevgilisi Regine için de 'Cordelia' ismini seçmiş. Bu eserin, büyük oranda otobiyografik olduğunu söylemek mümkün olsa dahi, ne kadarının gerçekleri ifade ettiğini bilemeyiz. Çok az da olsa Regine adına konuştuğu yerler var ki, kitabın tamamı tek taraflı olduğu için ve Regine'in cevapları da olmadığı için bazen gerçekçi olmaması mümkün. Diğer taraftan, üstadın içeriğe sonradan eklemeler yapmış olması da mümkün.

Kierkegaard'ın sıradan bir 'baştan çıkarma' kurgulaması beklenemezdi. Zaten kitabın tamamında da bu hissediliyor. Şu iki cümleye göz atalım:

"Ama öyle farklı bir yanı vardı ki bu onun genellikle kullanılan anlamda bir baştan çıkarıcı olmasına engeldi: Çok tinseldi. Mesela herhangi bir şeyi şehvetle arzuladı diyelim, bu bir selâm da olabilirdi, hiçbir şekilde karşı taraftan daha fazlasını almak istemezdi, o selâm onun için o kişinin en güzel tarafıydı. Tinsel yanıyla her genç kızı baştan çıkaracağından emindi, ama ona kelimenin tam anlamıyla sahip olmayı istemezdi."

""sözcüğün tam anlamıyla özgürlüğün armağanı olmayan bir şeyi kabul etmek adetim değildir. Bırakalım bu yöntemleri sıradan baştan çıkarıcılar kullansınlar. Ama ne elde edecekler? Bir kızı girmek istemediği şeyleri gözünün önünden silecek kadar kuşatamayan, hatta bir kıza her adımın kendinden geldiğini düşündürecek kadar edebiyat yapmayı bilmeyen kişi, su katılmamış bir acemidir ve daima da bir acemi kalır; onun keyfine hiç gıpta etmem."

Sıradan baştan çıkarıcı olmak konusunda, Kierkegaard'ın çok da sorunlu olmadığını biliyoruz ama bunun kendi kişiliğine uygun olmadığını biliyor. Burada bilinçli olmanın önemini de vurguluyor, onun istediğinin ne olduğunu anlamak için iki cümleyi daha paylaşalım:

"Ona tensel anlamda sahip olmak beni hiç ilgilendirmiyor, ben onun hazzına sanatsal bir biçimde varmanın peşindeyim."

"Sırf sahip olmak küçük bir şey ve böylesi aşıkların kullandıkları vesileler de genellikle kâfi derecede sefil... Fakat içinde kayıtsız şartsız teslimiyete yer olmayan aşk nasıl haz verir ki, yani tek taraflı olarak?"

"Sahip olmak" sıklıkla hazzın esas ölçütü olarak görülüyor ama Søren böyle bir şeye kesinlikle karşı, 'nişanlı olmak' ile ilgili yazdıkları da bunu ortaya döküyor zaten. Søren, bu denli karşı olduğu 'nişanlı olmak' kavramına, sadece "onun hazzına sanatsal bir biçimde varmak" için yanaşıyor.

"kayıtsız şartsız teslim olmak", ona göre özgürlükten vazgeçmek anlamına gelmiyor. Aşkın da, başka herhangi bir hazzın da ancak 'özgürlük' ile var olacağını düşünüyor, bu yüzden genç kızın da 'onun genç kıza sahip olmayı arzuladığı' fikrinden uzaklaşması gerekiyor, işte o zaman genç kız da özgür bir ruh olacak ve Søren de o zaman "hazzı sanatsal bir biçimde yakalamış" olacak.

Søren'in yaşadığı yüzyılda genellikle kadını aşağı gören, özellikle çok sevdiğimiz Alman filozofların kadını hor goren, hatta kadına nefretle yaklaşan düşüncelere sahip olduğunu görüyoruz. Danimarkalı 'estet'imiz ise tam tersine kadını yüceltir, Regine'i ise başının çok üstüne koyar:

"Ne seçtiğimi iyi biliyorum; o kadar büyük ki onu bölüşmeye cennet bile yanaşmaz; bu kız benim olsaydı cennette geriye ne kalırdı?"

Hannay'ın da belirttiği üzere, "Regine'e önce aşık olması, sonra da terk edilmenin acısını yaşaması gerekiyordu." Yukarıda da belirttiğimiz üzere, nişan veya evlilik, bunlar onun düşünce hayatına aykırı kurumlardı. Özellikle, Regine'e karşı öyle yaklaşamazdı -açıkçası öyle davransa, bizi de kendisinden mahrum bırakmış olurdu- Doğasına uygun olarak davrandı ve sonunda da çok yüksek bir noktaya ulaştı:

"Manevî erotizm ve dünyevi erotizm birbirinden farklı şeyler. Ben şimdiye kadar Cordelia'da daha ziyade manevi olanını geliştirmeye çalıştım."

İşte ulaşmaya çabaladığı ve bir şekilde ulaştığı nokta, bu oluyor. İlişkisinin dünyevi olmadığını baştan itibaren biliyordu ve ona uygun davranarak da manevî erotizmi tattı.

Erotizm derken, elbette ki bizim anladığımız anlamda kullanmadığını da not edelim. Bugün kullandığımız anlamda 'arzu' veya 'tutku' bunu karşılamaya daha yakın.

Son olarak da, kitapla ilgili olarak şu bilgiyi not edeyim:

"günlükte kronolojik bir tarih sırası olmadığı gibi, bildiğimiz türden bir hikâye anlatımı da yoktur, dilek kipiyle yazılmıştır, bildirme kipiyle değil."
168 syf.
"Bir kızın ruhuna düş gibi süzülüp girmek bir sanattır, çıkmak ise bir başyapıt."

Estet( güzeli en yüce değer sayan, sanatsal beğenisi çok gelişmiş kimse)Johannes,özgür,hedonist ve toplum kurallarını ince ince eleştiren bir karakter.

Yalnız,hedonistliği bedensel değil tinsel.İroniğe bakın ki, o tam bir entelektüel bir hedonist.

Zıtlıkların vücut bulduğu Johannes karakteriyle Kierkegaard,bazı temel yaşam hikayesini bu eserle farklı bir biçimde okuyucuya sunmuş.

Kierkegaard'a göre hayatın üç aşaması vardır: Estetik, etik ve dinsel aşama.
Bunlardan ilki olan estetik aşamada her şey zevkin çevresinde toplanır. Ya/Ya da adlı eserinin bir bölümünü oluşturan ancak bağımsız bir bütünlüğe de sahip olan "Baştan Çıkarıcının Günlüğü" işte bu estetik aşamaya dair...

Eserde hem günlük tadı; hem de ironik gözlemlerle bezenmiş zorlu bir roman tadı hissediliyor.

Eser de Johannes karakteri gibi zıtlıklardan oluştu benim için.
Hem zor,hem kapılıp merakla okudum.
Hem sevdim,hem sevmedim.
Aşkı, hem hoş duygularla duyumsadım,hem koca bir yalan ve yanılsama olduğunu teyit ettim.
Her şeye rağmen Kiergaard okumanın ayrıcalığını ve keyfini de yaşadım.

Aşkın tamamen estetik, özgür ve tinsel zevki için bir gün mutlaka okuyun.

"Sonlu ve geçici olan her şey unutulur,kalan yalnızca ebedi olandır."
168 syf.
·3 günde·9/10 puan
*16.04.2019
Baharları ilk ve son diye ayırırsak - ki bu ikimizin yaptığı en iyi şeydi – tam tamına yirmi sekiz bahar geçti. Kabaca bir hesap yapıyorum kendimle de ne çok şey kaybetmişim. Öncelikle zamanı, sonra anı ve dahasını… Yalnızım şimdi, aslında yalnızlıkta denmez buna. İnsanın sürekli düşünmesi yalnızlıktan sayılır mı? –Bilmiyorum. Cevap veremeseler de bazen pencereyle, çoğu zaman masa ve sandalyeyle konuşuyorum. Dedim ya yalnızım şimdi, kendimle…

Ad ve soyadını okuyup telaffuz edemediğim, bazen çok güzel sözleriyle karşılaştığım yazarı bu kitabıyla tanıma şansım oldu. Genelde isminin “Koenigsegg” spor arabalarla karıştırdığım bir yazar. Kendisi Danimarkalı ve 18. Yüzyılda yaşamış. Felsefe ve türevlerinde eğitim görmüş, o dallar üzerine kitaplar yazmış. Eserinden anladığım kadarıyla Antik Yunan ve Roma’ya hâkim, mitoloji sever. Hegel etkilendiği kişilerin başında gelir. Bazen alaylı, bazen ise başkaca yazarları öven, alkışlayan bir hali var. Kırk iki yaşında hayata gözlerini yummuştur.

“Başkalarına yollarını şaşırtan eninde sonunda kendi yolunu şaşırır...” (Alıntı #43812936 )

Gelelim Ya/Ya da adlı eserinden bir bölüm olan “Baştan Çıkarıcının Günlüğü ’ne.” Kâh roman, kâh anı ya da günlük diyebileceğimiz aslında değişik yazım tarzı arayan filozofumuz akademik bir kitap yazacağına kurgulu bir felsefi eser ortaya koymuş. Yukarıda “*” ile belirttiğim tarzda bir günlük metni ve bu metni felsefi düşüncelerle, bazı savlara dayandırarak şiirsel bir tınıyla anlatmış. Hatta bu anlatım tarzı benim çok ama çok hoşuma gitti. Herkesin anlayabileceği bir ilerleyiş tarzı olmuş. Birine “empati yap,” diyeceğine “birisi senin annana, bacına aynısını yapsa… Hoşuna gider mi?” tarzında bir sunum yapmış. Aslında iki cümlede aynı, ancak söyleniş ve algılanış tarzları herkese hitap edecek türden değildir. Bu durum benden bir alkış almayı hak etti.

İçerik olarak farklı bir felsefi yaklaşım. Ben ilk defa kadın ve erkeğin arasındaki ilişkiye bu kadar girebilen bir filozof gördüm. Okuduklarım daha soyut, daha uzaktan bir bakış ile kadın ve erkeğin iletişimlerini, ilişkilerini açıklıyordu. Bu eser biraz “kullanma kılavuzu” tanında olmuş desek yanılmış olmayız. Tabi bu kadın erkek iletişimini 21. Yüzyıl insanında denememek gerekiyor. Şimdiki ilişkiler o zamana göre daha bir ucuz, kalitesiz ve emeksiz. Elbet istisnalar vardır ki onlar aile denen toplumun en küçük yapı taşının gözbebekleridir. Hepsini kurumu ayaklar altına bırakmadıkları için tebrik ediyorum. Bunların dışında sevgililik durumu, nişanlılık durumu ve aşk hakkında sayısız felsefi görüş edinmenizi sağlayacak bir kitaptır.

“...o kadar nişanlısı olmayan var ki etrafta, ama bir sevgilileri var ve bir sürü de nişanlı var bir sevgilileri olmayan...” (Alıntı #43815473 )

Kitabım İş Bankası Kültür Yayınlarından, 5. Basım. Önsöz falan hiçbir şey yok, direk konuya dalıyorsunuz. Çevirisi gayet başarılı, ancak basım yılı 2019 olduğundan ve benim gibi kitabı eğip, büküp öyle okuyorsanız “gırç, gırç” denen iç gıdıklayıcı sesi duymanız çok mümkündür. Yaprak kalitesi gerçekten tam bir fiyasko.

“...çünkü kadın erkeğin rüyasıdır.” (Alıntı #43884184 )

Sözün özü; kitap okunulası ve tavsiye edilesi. Benim için farklı bir deneyim ve yazım tarzıydı. Oldukça fazla hoşuma gitti. Eğer sizlerde farklı, değişik ve erotizmin tavana vurduğu – şaka libidondunuz yerinden oynamayacak - bir kitap arıyorsanız, bu kitap tam size göre.

Sevgi ile kalın.
168 syf.
Baştan çıkarma; büyülemeye eş değerdir. Soren Kierkegaard'da bu basit eş anlam üzerinden tuttuğu günlüğünden yaratmıştır Johannes'i ve Cordelia'yı.

Kitap, Johannes'in Cordelia'yı özgürleştirme projesidir. Çünkü günlük işin içine giriyorsa tasarlanmış, ölçülüp biçilmiş bir film senaryosu gibi akışı oluşturulmuştur. ve tabii ki böylesine asil bir iyiliği ancak ve ancak Johannes gibi kadının ve aşkın doğasındaki gizli patikaları bilen bir estetik aşığı, özgürlük bağımlısı yapabilirdi.

Okurken Kierkegaard'ın bize her iki karakter üzerinden seslendiğini fark edeceksiniz. Bir yandan Johannes'i tarafsız bir izlenimle aktarırken diğer taraftan duygu, tepki ve hareketleriyle onun aslında biz olduğu algısını oluşturmuş olacak. Ökse otu nasıl ki hedefteki kuşları sarmalaması yüzünden avcılar tarafından kullanılır işte her iki karakterin okuyucu üzerinde uygulandığı yöntem de tam olarak budur. Gerçekten okunabilecek en iyi kitaplardan biri diyebilirim. Duygu sarmalının psikolojik tahlilleri, felsefi uçurumların eşiğinde yürümek ve ironik bir şekilde vicdanın hesabını yaşamak.

Gerçek tutkuya dair muazzam bir eğri çiziyor bize Kierkegaard. Yaşanılanların ruhunuzda bırakacağı etkiler sonrası artık aynı düşüneceğinizi hiç sanmıyorum.
68 syf.
·7 günde·8/10 puan
Soren Kierkegard çok enteresan bir insan. Yaşadıkları ve görüşleriyle. Bu kitabında hayatı, yaşadıklarından edindiği tecrübeler ve çokça Yunan mitolojisine göndermeler var. Varoluşçuluk felsefesini benimsemiş olan yazar, bu felsefeden bir hayli etkilenmiş gözüküyor ki, kitapta hep kendini, varoluşunu, hayatta kendini bir yere koymakla koyamamak arasındaki kararsızlığını görüyoruz. Aşırı sert dinsel kurallar ve öğretilerle yetişmiş olan Kierkegard, bu düzene ve bu diktatörlüğe de hep karşı durmuş, en azından yazdıklarında. Okurken altını çizmeye kiyamasam da, çok beğendiğim cümlelerin ruhuma işlediğini inkâr edemem...

Söylemek istediğini hiç zorlanmadan, dolandırmadan yazmış, bu daha da keyifli hale getirmiş kitabını.

Ağır bir roman okurken ya da aşırı bilimsel bir kitap, Kierkegard'ın Aforizmalar'ını da araya atıştırmalık niyetine okursanız, hem içinde kendinizden bir şeyler bulacaksınız hem de üslubunu seveceksiniz.

Ruhunuza iyi gelsin, ince de bir kitap.
Keyifli okumalar.

Yazarın biyografisi

Yazar istatistikleri

  • 2 okur beğendi.
  • 1.267 okur okudu.
  • 78 okur okuyor.
  • 1.528 okur okuyacak.
  • 29 okur yarım bıraktı.