Özlem Hemiş

Özlem Hemiş

Yazar
0.0/10
0 Kişi
·
1
Okunma
·
3
Beğeni
·
28
Gösterim
Adı:
Özlem Hemiş
Unvan:
Dr. Öğr. Üyesi
“Göz eşya dışını, üst yüzünü görür; içini görmez; kalıplarını, resimlerini görür, hakikatlerini görmez. Akıl ise eşyanın içinde ve esrarında dolaşır. Hakikatlerini ve ruhlarını idrak eder; sebeplerini ve illetlerini ve hükümlerini bulur, onların nereden meydana geldiğini, nasıl yaratıldığını ve bir şeyin ne kudur unsurdan toplanıp terhib edildiğini, varlık mertebelerinden hangi mertebeye indiğini, diğer yaratılmışlara olan münasebetinin ne olduğunu ve daha başka bahisleri anlar. ”459

Gazâlî Batılı perspektifin gösterdiğini iddia ettiği şeyleri aslında gözün görmeye muktedir olmadığını, resimlerde hakikati ikame etme imkânı bulunmadığını söylemektedir. Dahası göz, varlıkların tamamını göremediği gibi, “renkler ve şekiller âlemini”460 aşamadığından, aklın dolaşma alanındaki “deruni ve ruhi sıfatları göremez.”46* Gözün sonsuzu kavrayamadığını söyler Gazâlî; üstelik büyüğü küçük, küçüğü büyük görmektedir. Göz yanılmasının pek çok çeşidi olmasına karşın akıl, “hayal ve vehim perdelerinden sıyrıldığı” zaman yanılmaktan kurtulabilmektedir. Nihayetinde “Gerçeklerin Gerçeği” Hakk’ın bilinmesi için saf bir görü için, yeterli olmadığından göze güvenilmemektedir; çünkü “Allah’u Teâlâ her şeyi kaplamıştır, sen görürsün ama bilemezsin” ( Nisa,126).
Tasavvuf dilinde tarikat, tinsel yürüyüşü ifade eder; yol, iz, yöntem anlamı taşır. Tarik,ta,ra ve kaftan oluşan bir köktür. Akşamın gelişi anlamındaki türuktur. Tarik, ulaştırır; bu yolla bir şeyin, başka bir şey üzerine konmasıdır. Çeşitli isimler altında, ilahi arayış bir menzil, bir güzergâh, bir girişim, bir yol, bir yaklaşım olarak görünür. Mürit, “Allah’a doğru yol açan bir sâlih, Allah yolunda yürüyen bir sâ’ir veya Allah’a ulaşma çizgisini zaten aşmış bir vasıl olarak nitelenir. Tasavvuf, “bütün yer değiştirme olanaklarının düşünülebileceği bir seyahat söylemi olarak” belirlenir. Dolayısıyla tasavvufun dil evreni de “yürüyüş, tek tek ve topluca atla gitme ve deniz aşma” eylemlerini güçlü bir biçimde benimsemiştir. Her ne kadar Touati değinmemiş olsa da,hat sanatındaki “hat” da topografik bir sözcüktür:

"Bu nedenle yazımı “yollar”, “izler”, “makamlar”, “mertebeler” ve “doğrultular” terimleriyle çizilen topografik bir yazım olarak açılır, gelişir. Okuma eylemiyle görme eylemi arasında sıkı bir bağ kuran ve bu nedenle her mistik güzergâhı bir yerin görüsüne ulaşma özelliği kazandıran bir yazımla karşı karşıyayız: Gördüğü için doğruyu söyleyenin hakikatinin bildirildiği ve yerçekleştirildiği bir yerdir burası."zoo

Türklerin İslamlaşması sürecinde, bu dil ve düşünce evreniyle yakınlık kurması çok doğal görünür. Türklerin evreni kavrayışlarıyla İslamın kâinat kavrayışındaki yakınlıkların kurulmasında, söz konusu örüntülerin yoldaşlık yaptığı söylenebilir. Örneğin aşağıdaki Yakut türküsü doğayı kitap gibi okumaktan söz ediyor; Müslüman da Allah yolunda ilerlerken onun işaretlerini, yarattıklarını okur:

Doğayî bir kitap gibi okuyabilirim ben
Ben onun çocuğuyum.
Gölgeleri, gizlileri, şekilleri görüyorum
Ben taygada harika sesler ıştiyorum.
Ağaç dikeydir, yerden biter, yapraklarını kaybeder ve yeniden kazanır; yani bir anlamda ölür ve yeniden dirilir, süslüdür, güzeldir. Biçimi ve biyolojik özellikleriyle, meyve vermesi ve kendini yenilemesiyle insanlara ifade ettiği gerçeklik üstünden bir kutsallık kazanmıştır. Pek çok dinde, salt toprak altına uzanan kökleri, göğe yönelen dalları, mevsimsel çevrimselliğin tüm aşamalarını gösteren yapraklanma, tomurcuklanma, çiçeğe ve meyveye durma aşamalarıyla; varlığıyla ve gücüyle, kendi yasasıyla (evrimi)(!) birlikte tüm kozmosu yenilemekte, dolayısıyla bir evren simgesine dönüşmektedir.”9

Bu nedenle ağacın cinsi ve yapısı, bölgeden bölgeye değişebilmektedir; Mezopotamya’da hurma, İskandinavya’da meşe, Altaylar’da kayın, hatta birden fazla ağaca ve meyveye olanak tanıyan melez formlar ya da -Çinlilerde ejderha ve ankanın birbirine satılmasıyla oluşması gibi- doğaüstü bir form da kazanabilmektedir. “İlkel zihniyette, ağaç evrendir ve evren olmasının nedeni, onu yenilemesi ve onu ‘simgelemekle’ birlikte, varlığını da taşımaktadır.”2’° Ancak “zihinsel birkaç aşamadan sonra” ağaç, somut formundan sıyrılarak soyutlaşmaya başlar.

James Frazer da ağaç formunun taşıdığı tinselliğin, zaman içinde insan bedenine yansıtılmasından söz eder. Ona göre, bunun nedeni ilkel zihnin soyut varlıklara somut insani biçim verme eğilimidir; bu nedenle de klasik sanatta ağaçla ilişkilendirilen tanrıların dal gibi kimi simgelerle vurgulandığı belirtilir.231 Asma kütüğü dallarıyla tasvir edilen Dionysos’u bu bağlamda ele almak mümkündür. Kadim iki bilgiye, ölümün ve yaşamın bilgisine sahip olduğu için tekinsiz bir aralıkta durmaktadır ve simgeleriyle etkinlik alanı bu çifte deneyimi yansıtır niteliktedir.
Dünya insan ile hamiledir, ömür onun doğum ayıdır. Böylece onu karnından berzaha atar. Berzah ahiret menzillerinden bir menzildir. İnsan orada çocuğun eğitim gördüğü gibi büyütülür:

Ibn Arabî
Ibn Arabî, gölge oyunu ve suretlerinden hareketle çocukların suretleri algılama biçimleri üzerinden, insanların Tanrı’yla ilişkisi bağlamında âlemi algılama biçimlerini açıklar. Öncellikle çocukların “önlerine konulmuş gölge perdesiyle o şahısları oynatandan uzak”lıklarına dikkat çeker. Ona göre, “âlemin suretlerindeki durum””9 tam da öyle, çocuklar gibidirler. Gölge oyununda küçük çocuklar nasıl sevinip neşeleniyorsa İbn Arabî’nin sözcükleriyle söylemek gerekirse gafiller, “bir oyun ve eğlence edinir”;” âlimlerse “ibret alarak Allah’ın 0 oyunu bir misal olarak ortaya koyduğunu bilirler.”Oyunu alımlama aşamasında “seyirci”nin kemali, seyrettiğinin “misal” olduğunu bilmesidir. Bu da ancak belli bir kemal mertebesine etmekle mümkündür. mertebesine ermekle mümkündür. Misal âleminden ibret alma formülü, kadim bir dramaturji olarak ortadır:

“Bu nedenle işin başında ‘vassaf (anlatan)’ diye isimlendirilen bir şahıs ortaya çıkarak bir konuşma yapar. Konuşmasında Allah'ı yüceltir ve över, sonra perdenin ardından gözükecek her suretteki sınıflar hakkında konuşur. Böylelikle oradakiler Allah’ın bu örneği kulları için ortaya koyduğunu öğrenir: Allah Teâlâ söz konusu örneği kulları ibret alsın ve şunu öğrensinler diye ortaya koymuştur: âlemin Allah karşısındaki durumu, kendilerini hareket ettiren karşısındaki suretlerin durumu gibidir. Perde ise, yaratıklarda hüküm sahibi kader sırrının perdesidir: (...) Sonra anlatıcı kaybolur ki o, aramızda var olan ilk kimse gibidir. Anlatıcı (vassaf) Adem’dir. Onun kaybolması ve gizlenmesi, Rabbinin katında perdenin çekilmesi gibidir. ”3”
Türklerin köken/kuruluş mitleri, genellikle rüyalarla ifade edilir. Tıpkı Oğuzların köken mitindeki gibi, Selçuklu köken miti de bir rüyaya, içinde ağaç bulunan bir rüyaya dayanmaktadır.285 Selçukluların atası, rüyasını da göbeğinden üç büyük ağaç bittiğini görmüştür. Bu rüya onun neslinden üç büyük hükümdar yetişeceği şeklinde yorumlanmıştır.236 İbn Bîbî ağacın -tıpkı otağ gibi- devletin simgesi olduğunu söylemiştir. Bu nedenle Esin, Selçuklu yapılarında rastlanan ağaç betimlerini devlet ağacı, yanlarındaki kutlu hayvanları ise sonsuzluk temennisi olarak nitelendirirken, bu ağaçlara eşlik etmeye başlayan güneş tahtı, sülale ongunu kuşları, aslanlı burcu ise hükümdarlık simgeleri olarak görmektedir.237

Bu noktada, Eliade’ın söylediği gibi, merkez sembolizminin birkaç katmanı bir araya gelmektedir. Atanın göbeği, dünyanın göbeği olsa gerek; çünkü göçebe pratikten gelen Selçuklu atası otağını nereye kurarsa merkez ya da devlet orasıdır. Otağın direği dünyanın direğidir. Otağdan yapılaşmaya geçildiğinde, Selçukluların sivil yapılardan çok anıtsal yapılara yönelmiş olmaları, Eliade’ın dediği gibi, bu merkez simgeciliğinin tapınak, cami, saray gibi binalarda sürdürülmesine bir örnek olarak belirmektedir.288 Selçuklular, yolculukları sırasında Mezopotamya’nın görsel mirasıyla karşılaşmış olsa gerektir.
Canlı varlıkların, yoğunluk açısından birbirinden farklılıklarına karşın yapısal açıdan benzemekte olduğunu düşünen Asya Türkleri, tüm evrenin kendileriyle aynı şekilde düzenlendiğine ve yaşamın birliğine inanıyordu.“?3 Devlet düzeni de dünyanın düzeninin algılanışına göre kurulmuştu, dolayısıyla zaman birimleriyle ifade ediliyordu. Gün ve ayın dairesel şekilleri, tilgen adındaki hayali felekle açıklanıyordu. Göksel cisimlerin feleğiyse agrı, çakırdı (Sanskritçe çakra, Farsça çaırh).'74 “Evren, burçlardan oluştuğu belirtilen felek çarkına sarılmış bir ejderdir ve ‘evrilmeleri’ ile çarkın gece ve gündüz dönmesini temin etmektedir.

Evren böylece felek ve zaman kavramlarıyla birleşmekte, dünyanın simgesi olmaktadır."” Buddha’ya kutu taşıyan felek çarkı misali evren de Türk hakanlarına taht ve il bağışlamaktadır. Türklerde hükümdar ongunu176 olarak kabul gören sungur kuşu (Farsçası çark; sözcük aynı zamandan “hareket-i devri” anlamına gelmektedir),"7 Çin’in efsanevi devlet kuşu olarak nitelenen feng-huangla ilişkilendirilebilir. Her iki kuşun ortak özelliği, döne döne yükselmeleri ve avladıkları kuşları hiç incitmeden sahibinin bulunduğu yere indirmeleridir. Uzun kuyruklu küçük başlı, benekli gibi görünen beyaz renkli falco soyundan olan bu kuş, Osmanlı sultanlarının otağları üzerinde anka adıyla yer alır.178
Şahid, şuhud ve şehadeti oluşturan ş--h d, hazır olmaya, bilgi ve bilgilendirmeye kılavuzluk eden bir köktür. Şehadet, görünen anlamı taşımaktadır. Şehadet âlemiyse Allah’ın, insan aracılığıyla baktığı âlemdir.”$ Görme ve diğer duyular, sadece içinde yer aldığımız mülk ve şehadet âlemlerini görmek içindir, misal ve ruhlar âlemini bu beş duyuyla kavramak mümkün değildir. İnsanın kendi suretini görmek için aynaya ihtiyacı olması gibi, ilahi isimlerin varoluşlarını gözlemleyebilmek için birer ayna işlevi taşıyan varlıkların suretine gereksinim duyulmaktadır; çünkü bu varlıkların suretleri, daha önce de belirtildiği üzere, Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellileridir. Hakk’ın bilinmesi, halk denilen suretler sayesindedir. Gözün bir şeye çok yakınlığı görmeye nasıl engel oluyorsa vahdetin (teklik) açığa çıkması ve var olması da kesretin (çokluk) görülmesine engel olur. Vahdetin tecellisi anında, tıpkı Güneşe bakan gözün kamaşması gibi bir etki söz konusudur. Tüm çokluk teklik, yabancılar dost, uzak yakın olur; kısacası tüm varlıklarda yalnızca Hakk’ın sıfatlarının tecellisi görünür. Bu durumu kavrayan kişi, müşahedesi sonucunda hayret noktasına ulaşır.339
Yazara henüz inceleme eklenmedi.

Yazarın biyografisi

Adı:
Özlem Hemiş
Unvan:
Dr. Öğr. Üyesi

Yazar istatistikleri

  • 3 okur beğendi.
  • 1 okur okudu.
  • 1 okur okuyor.
  • 12 okur okuyacak.