Richard Kearney

Richard Kearney

Yazar
8.8/10
4 Kişi
·
12
Okunma
·
2
Beğeni
·
340
Gösterim
Adı:
Richard Kearney
Unvan:
Filozof, Yazar
Doğum:
Cork, İrlanda, 1954
1954’te İrlanda’nın Cork şehrinde doğdu. University College Dublin’de felsefe eğitimi gördü. Yüksek lisansını McGill Üniversitesi’nde, doktorasını da Université Paris Ouest Nanterre La Défense’ta tamamladı; bu süreçte, sırasıyla Charles Taylor ve Paul Ricoeur gibi felsefecilerle birlikte çalışma olanağı buldu. İrlanda Sanat Konseyi’nde ve Yüksek Öğrenim İdaresi’nde faaliyet gösterdi, UCD İrlanda Sinema Okulu’nun başkanlığını yaptı, Kuzey İrlanda barış antlaşmasının hazırlanmasına katkıda bulundu. İrlanda ve Britanya televizyonları için, kültür ve felsefe üzerine beş programın sunuculuğunu üstlendi. Halen Boston College’da felsefe kürsüsünde bulunuyor; University College Dublin’de, Sorbonne ve Nice Üniversitelerinde ziyaretçi profesör olarak çalışmalarına devam ediyor. Avrupa felsefesi ve edebiyatı üzerine yirmiden fazla kitap yazan ve neredeyse bir o kadarının da editörlüğünü yapan Kearney’nin başlıca eserleri şunlar: On Stories (Hikâye Üzerine, 2002), The God Who May Be (İmkân Dahilinde Bir Tanrı, 2001), Debates in Continental Philosophy (Kıta Felsefesi Tartışmaları, 2004), The Owl of Minerva (Minerva’nın Baykuşu, 2005), Navigations (İrlanda Sularında Seyahat, 2007) ve Anatheism (Tanrıdan Sonra Yeniden Tanrıya Dönmek, 2009).
Mutlu bir topluluk yaratmak için ödenmesi gereken bedel çoğu zaman bir yabancının dışlanmasıdır: "Ötekinin", "yabancının" sunağında kurban edilmesidir.
Felsefe yapmanın kökenini bir merak ve huşu (thaumazein/deinon) pathos'una bağlayan Platon'a göre, dayanağı canavarca Ötekinin defedilmesiyse eğer, akıl canavarca ötekiden asla bütünüyle kurtulamaz. Metafizik muhakemenin tefekkürcü dinginliğine öncelikle pathos kadar çalkantılı bir şeyin yol açmış olabileceği fikri, Aynı'nın kendi hayaletimsi kökeninin izlerini daima taşıdığı ve bu kökenin asla tümüyle tasfiye edilemeyeceği veya denetim altına alınamayacağı kabulüne dayanan Aynı mantığını hatırlatır doğrusu. Kısacası, Sokrates kendi gölgesinin tümüyle dışına çıkamaz. Kendi daimon'undan kaçamaz. Arendt'in hatırlattığı gibi, felsefenin her zaman dilsizlikte başlayıp dilsizlikte bitmesinin sebebi de budur.
Çoğu yabancı, Tanrı ve canavar -keza canavarlarla ailevi bir benzerliği olan türlü türlü hortlak, hayalet ve ikiz ruh- insan ruhunun derinlerindeki bir yarığın göstergeleridir. Bilinç ile bilinçdışı, aşina ile yadırgatıcı, aynı ile öteki arasında nasıl bölündüğümüzü gösterirler.
Zihin denilen şu fil,
tuıturulsa dört köşesinden
düşünceliliğin bağıyla
korkular toptan biter, mutluluk gelir.
Tüm düşmanlar: kaplanlar, aslanlar, ayılar,
yılanlar, filler...
ve cehennemin tüm bekçileri: demonlar ve korku nöbetleri,
zihnimizin ürünüdür hepsi.
Sakinleşmesiyle zihnimizin, sakinleşir hepsi.
Zihnimizdir çünkü tüm korkuların ve tarifsiz hüzünlerin kökeni.
Anthony Storr'un öne sürdüğü gibi, terör veya savaş tehdidiyle karşılaştığında, çoğu insan
tabiri caizse paranoid-şizoid bir gelişim evresine girer; bu evrede, iyilik yapmak için kullanılmak üzere sihirli güçlerle donattığı, guru gibi bir liderin peşinden gider; ayrıca, felaketin kabahatini sırtına yüklemek için, şeytanın ta kendisi addedebilecekleri bir günah keçisi bulmaları gerekir.
Huzurumuzu bozan bir başkalıktan aslında bizzat mesul olduğumuzu kabullenmek yerine, suçu üstümüzden atmak için her yolu deneriz. Başlıca yollardan biri, başkalarını "yabancı" diye yaftalayıp günah keçisi ilan ederek hayatımızı kolaylaştırma çabasıdır. Böylelikle kurbanlık yabancıyı bir canavara veya fetiş-tanrıya dönüştürürüz. Ancak her iki durumda da, karşımızdaki yabancıyı, içimizdeki tekil ötekiliğe karşılık gelen tekil bir öteki olarak tanımayı reddederiz. Öteki-olarak-beni tanımak istemeyiz.
Öteki muamması, Batı metafiziğinin başlangıcına, Parmenides ve Platon'a dek uzanır. Kitabımızın başlığında yer alan üç figürün -yabancılar, tanrılar ve canavarlar- bu tarihi seyir içerisinde başkalık deneyiminin gündelik dildeki üç karşılığı haline geldiği söylenebilir.
İnsanların yerine hayvanları kurban etme geleneği, İbrahim ile İshak'ın öyküsünden Yeşaya'ya ve çarmıha gerilme sahnesine dair sembolizm yüklü anlatılara kadar uzanır. Kimilerine göre bu mükerrer sahneler, ilerleyerek ilkel günah keçisi ayinlerinin ötesine geçmeye işaret eder. (...) bu okumaya göre, Yahudi-Hıristiyan geleneği etik bir adım atarak, içkin evren ile kaynaşma ve bir anı bir anına uymayan tanrıları yatıştırma amacıyla insan kanı döken eski pagan ayinlerinin ötesine geçmiş olur.
Canavar anlatılarının hepsi benliğin esas itibariyle asla güvencede olmadığını hatırlatır. Michel Foucault'nun belirttiği gibi, "pusuya yatmış bekleyen öyle canavarlar vardır ki bilginin tarihiyle birlikte bunların da biçimi değişir". Zira kim olduğumuza ilişkin fikirlerimiz değiştikçe, bu kimliği neyin tehdit ettiğine ilişkin fikirlerimiz de değişir.
Fundamentalizm türleri gibi milliyetçilik türleri de bu şiddeti gösteren hassas, şeffaf ekranlardır; zira tek yaptıkları bu nefreti ötekiye, komşuya, rakip etnik gruba yöneltmektir. Medeniyetin büyük görevi, bu nefreti yen­mek için mücadele etmektir.

Esasında, modern Batı felsefesi tarihinin uzun bir reddetme ayini, ötekinin yakasını bırakıp öteki olmasına izin venneyi reddetme ayi­ni olduğu söylenebilir. Hegel o meşhur efendi-köle diyalektiğinde, Freud tekinsiz ile ölüm dürtüsü üstüne yazılarında, Marx fetişizm ve yanlış bilinç analizlerinde, Sartre ve Heidegger gibi varoluşçular sahte varoluşa ve yanlış inanca dair ayrıntılı fenomenolojik tanımlarında, ben ile öteki arasındaki şiddetli çatışma üzerinde dururlar.
Postmodemlerin başkalık ve yüce ile böylesine ilgilenmeye baş­ lamasıyla birlikte, ben ve öteki arasındaki karşıtlığı düşünme husu­ sunda yeni görevlerle karşı karşıya kalmış durumdayız. Bugün önümüzdeki zorlu görev, ikisini aralarında herhangi bir ilişkiyi imkan­sız kılacak ölçüde kesin çizgilerle ayınnaksızın, ben ile öteki arasın­ da bir farklılık olduğunu kabullenmek. Başkalık kategorisini ben ile herhangi bir teması ihanet ve kirlenme belirtisi addedecek ölçüde dışsallaştıran bazı post-fenomenolojik düşünürler için bunu yapmak gerçekten zordur. Biz ile "ötekiler" (insani, tanrısal, vb.) arasında yorumbilgisel köprüler kurmaa çabasının ontoloji, onto-teoloji veya logosantrizm -yani şiddet eğilimi taşıyan totalleştirici bir indirge­me-olarak görülmemesi gerektiği kanaatindeyim. Çünkü nihaye­tinde ben ile öteki arasındaki bir diyalojik ara-varlığı son kertede yadsımak demektir bu. Tam da bu nedenle, Levinas gibi bir düşü­nürde, indirgenemez başkalık deneyiminin (tanrısal Illeity) indirge­nemez alçalma deneyiminden (ateist// ya) esasen ayırt edilemez ol­duğunu görürüz. Ulu olan o denli ululaşır ve alçak olan o denli alça­lır ki tepetaklak olup iç içe geçer, hatta bazen büsbütün ayırt edile­mez hale gelir. Varlığın ötesindeki Tanrı, varlığın altındaki dipsiz bir kuyuya dönüşür. Öteki, Yabancı olur.
341 syf.
·14 günde·Puan vermedi
Yabancilar, Tanrilar ve Canavarlar ilginc bir felsefe ve arastirma kitabi. Adindan da anlasilacagi uzere bize yabanci olani nasil otekilestirdigimizi, gunah kecisi ilan ettigimizi, yuceltip, kutsal hale donusturup Tanrisallastirdigimizi veya korkulup yok edilmesi gereken canavarlara donusturdugumuzu konu ediyor. Genis bir konu oldugundan cok cesitli orneklerle anlatmis yazar. Dinlerden toplumlara ulkelerin politikalarina nasil yon verdiklerine medyaya kulturlere psikolojiye sanata sinemaya edebiyata otekilestirmenin, yabanci olma halinin nasil yansidigini goruyoruz. Akademik anlamda bir felsefe egitimi almadigimdan dusunurlerin konuya yaklasimlarinin anlatildigi bolumler ve alintilar beni epeyce zorladi. Ancak yine de ilginc bilgilerin yer aldigi bir konuya deginmesi acisindan okunmaya deger. Ben en cok konunun psikolojik yonunu sevdim. Cunku icsel bir yuzlesmeye zorluyor yazar okuru. Aslinda kendi icimizdeki yabancidan korktugumuzu, canavarlastirdigimizi, veya hak etmedigi olcude yucelttigimizi vurguluyor. Bir yonuyle de aslinda korktugumuz yabancinin kendi benligimizden baskasi olmadigini, kactigimizin aslinda biz oldugunu. Son olarak bir sitemim var ki soylemeden gecemeyecegim. Bu kitap aslinda yazarin giris bolumunde de bahsettigi uzere bir felsefe uclemesinin son kitabi. Dolayisiyla sirasiyla cevrilerek basilsaymis konu butunlugunun saglanmasi acisindan daha anlasilir olabilirmis. Bu sekilde giris ve gelismesini kacirdigim bir son perde okumusum hissiyati olustu bende. Yine de ozellikle felsefeye ilgi duyanlar keyif alacaklardir.

Yazarın biyografisi

Adı:
Richard Kearney
Unvan:
Filozof, Yazar
Doğum:
Cork, İrlanda, 1954
1954’te İrlanda’nın Cork şehrinde doğdu. University College Dublin’de felsefe eğitimi gördü. Yüksek lisansını McGill Üniversitesi’nde, doktorasını da Université Paris Ouest Nanterre La Défense’ta tamamladı; bu süreçte, sırasıyla Charles Taylor ve Paul Ricoeur gibi felsefecilerle birlikte çalışma olanağı buldu. İrlanda Sanat Konseyi’nde ve Yüksek Öğrenim İdaresi’nde faaliyet gösterdi, UCD İrlanda Sinema Okulu’nun başkanlığını yaptı, Kuzey İrlanda barış antlaşmasının hazırlanmasına katkıda bulundu. İrlanda ve Britanya televizyonları için, kültür ve felsefe üzerine beş programın sunuculuğunu üstlendi. Halen Boston College’da felsefe kürsüsünde bulunuyor; University College Dublin’de, Sorbonne ve Nice Üniversitelerinde ziyaretçi profesör olarak çalışmalarına devam ediyor. Avrupa felsefesi ve edebiyatı üzerine yirmiden fazla kitap yazan ve neredeyse bir o kadarının da editörlüğünü yapan Kearney’nin başlıca eserleri şunlar: On Stories (Hikâye Üzerine, 2002), The God Who May Be (İmkân Dahilinde Bir Tanrı, 2001), Debates in Continental Philosophy (Kıta Felsefesi Tartışmaları, 2004), The Owl of Minerva (Minerva’nın Baykuşu, 2005), Navigations (İrlanda Sularında Seyahat, 2007) ve Anatheism (Tanrıdan Sonra Yeniden Tanrıya Dönmek, 2009).

Yazar istatistikleri

  • 2 okur beğendi.
  • 12 okur okudu.
  • 4 okur okuyor.
  • 36 okur okuyacak.
  • 2 okur yarım bıraktı.