Şemsa Gezgin

Şemsa Gezgin

Çevirmen
8.0/10
315 Kişi
·
857
Okunma
·
1
Beğeni
·
198
Gösterim
Adı:
Şemsa Gezgin
Tam adı:
Şemsa Gezgin Griseri
Unvan:
Türk Çevirmen
Doğum:
istanbul, Türkiye, 1958
1958 istanbul doğumlu çevirmen. italyan lisesi ve istanbul üniversitesi edebiyat fakültesi italyan dili ve edebiyatı mezunu. belli bir süre mezun olduğu bölümde araştırma görevlisi olarak çalıştıkta sonra, roma üniversitesi türk dili ve edebiyatı bölümünde eğitim görevlisi olarak çalıştı. 1994 yılından bu yanada, italyanca ve türkce çeviriler yapıyor.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
112 syf.
·2 günde·Beğendi·7/10
Sabırla dut yaprağı atlastan kumaş döner. Hiç merak ettiniz mi neden elma, armut yaprağı değil de dut yaprağı. Çünkü ipekböcekleri en çok beyaz dut yaprağını sever ve bu yaprakları yedikten sonra salgılayarak en güzel kumaşları bizlere sunarlar.

Gerçek bir ipek kumaş insanda hiçlik duygusu yaratır. Teninize, elinize ya da herhangi bir yerinize temas ettiğinde o hiçliğin sizi sardığını ve mutlu ettiğini anlarsınız. Çünkü bilirsiniz ki o ipek yoktan var oluşun bir sebebi olan “hiçliği” barındırmaktadır.

Hikâye 1861 yılında 32 yaşında olan Fransa’nın Lavilledieu adlı kasabasında Herve Joncour’un başından geçen olayları anlatmaktadır. Asıl mesleği orduda asker olan bu güzel abimiz, küçük bir yönlendirme ile ipekböceği işine dalar ve bu dalış dünyayı gezmesine neden olur.

“Mayıs ayının ilk günlerinde yumurtalar açılıp, bir tırtıl sallıyorlardı dışarı. Dut yapraklarından oluşan otuz günlük çılgınca bir beslenmeden sonra, bu kez bir kozanın içine kapanıyordu tırtıl, aradan iki hafta geçince de kelebek olup deliyordu kozayı ve arkasından bin metre ham ipek iplik ve yüklüce Fransız Frank’ından oluşan bir servet bırakarak uçup gidiyordu...”

Bir adet ipekböceği ortalama yüz yirmi yumurta bırakır ve her geçen nesilde sayısız ipek böceğine sahibi olabilirsiniz. İki yüz adet ipekböceğine sahipseniz eğer, bu işe de gönül vermek isterseniz aylık yedi bin Türk lirası kazanma şansınız çok yüksektir. Arıcılık sektöründen sonra en büyük ve en kazançlı yetiştiriciliklerden birisidir.

Konunun geçtiği zamanlarda Avrupa ve Afrika’da bir salgın baş gösterir ve Herve sağlam ipekböceği yumurtalarını satın almak için “dünyanın sonu” olan Japonya adasına seyahatleri başlar.

“Japonya’ya gitmek üzere yola çıktı. Metz yakınlarında Fransız sınırını aştı, Württemberg ve Bavyera’dan geçerek Avusturya’ya girdi, trenle ilkönce Viyana’ya, sonra Budapeşte’ye, oradan da Kiev’e ulaştı. At sırtında iki bin kilometre giderek Rus bozkırlarına geçti. Ural’ları aştı, Sibirya’ya girdi, kırk gün daha yol gittikten sonra Baykal gölüne ulaştı. Orada yaşayanlar “deniz” diyorlardı bu göle. Amur Irmağını izleyerek, Okyanus’a ulaşana dek Çin sınırı boyunca ilerledi. Okyanus’ geldiğinde Sabirk limanında on bir gün bekledi, sonra Hollandalı bir kaçakçı gemisine binip, Japonya’nın Batı kıyısındaki Capo Teraya’ya ulaştı. Yürüye yürüye, dolambaçlı yollar izleyerek, İşikava, Toyama, Niigata’dan geçti ve Fukuşima’ya gitti, oradan da Şirakava’ya vardı, kentin çevresinden dolanıp doğuya gitti, iki gün bekledi, sonunda siyahlar giymiş bir adam geldi ve gözlerini bağlayarak…”

Yazarın arı dili ve konunun sürükleyici sadeliği gerçekten kitabın devamlılığını çok iyi şekilde devam ettiriyor. Sonunda ise gerçekten bir sürpriz ile karşılaşıyorsunuz.

Asıl amaç aslında elimizde olanların kıymetini asla bilmediğimiz bir yere götürüyor yazar bizi. Neden hep başka türlü arayış içerisine girer de yanımızda asıl bizim için değerli olanları görmeyiz? Neden bunun farkına iş işten geçtikten sonra varırız?

Kitabın hardal renkli sayfaları ve 1996 ilk basım olması ise benim için ayrı bir güzellikti. Severek okudum ve zevk aldığımı bilmenizi isterim. Okunulası ve tavsiye edilebilesi bir eser.

Sevgi ile kalın.


Baldabiou, yirmi yıl önce kasabaya gelip, doğruca belediye başkanının ofisine giden ve geldiğini bildirmelerine fırsat vermeden içeri dalıp, yazı masasının üzerine günbatımı rengi ipek bir eşarp koyan ve başkana şu soruyu soran adamdı:
- Bu nedir biliyor musunuz?
- Kadın işi.
- Yanıldınız. Erkek işi: para.
Belediye başkanı onu kapı dışarı etmişti o zaman. Bunun üzerine Baldabiou gidip nehir kıyısına bir ipek eğirme yeri, ormanın arkasına ipekböceği yetiştirmek için bir depo, Vivier’e giden yolun başına da Azize Agnese’ye adadığı küçük bir kilise inşa ettirmişti. Yaklaşık otuz kişiyi işe almış, İtalya’dan her yanı tekerlek ve çark dolu esrarengiz, ahşap bir makine getirtmişti; yedi ay boyunca da hiç konuşmamıştı. Sonra yeniden gitmişti belediye başkanının yanına ve tam otuz bin franklık kocaman banknotları sırayla önüne dizmişti.
- Bunlar nedir, biliyor musunuz?
- Para.
- Yanıldınız. Bunlar sizin hıyar olduğunuzun kanıtıdır.
…”
448 syf.
·6 günde·6/10
#Spoiler #
#Tolstoy dedem, Eco babam :)"

Ne okudum ben yahu ! ...sanırım alt başlıkta sevgili Umberto Eco lise yıllarında bir gölge aşk yaşamış , o aşkı ölümsüz'leştirmek için bu kitabı yazmış ....Cirano gibi aşkına uzaktan seslenmiş hic bir zaman cisimlendirmemiş..ya da tüm bu algıyı ben uyduruyorum :)

Klasik Eco tarzının dışında bir roman fakat değişmeyen bol detay ve araştırma (not al google'bak geri dön tekrar oku, tekrar araştırmalar yap ) sistemi baki kalmak suretiyle romanı bitirmiş bulunmaktayız

..baş karakterimiz hafızasını kaybetmiştir onun günlük hayatını yeni yeni öğrenmeye başlarken, geçmişe dönme çabasını detay detay örmeye de başlarız .üstelik as adamımız pahalı kitaplar toplayıp satan bir sahaftır ,kitap kolleksiyoncusu ve üstat 'tır.
Yani burnumuza eskimiş sayfa kokuları, dolmaya başlar ..
( 1600,1700,1800 lü yıllardan kalma kitaplar :) Shakespeare ler diyorum ) yanlış anlaşılmasın :))
insanın en olmak istediği yere yani çocukluğunu hatırlatacak ip uçlarının bulunduğu bir eve bırakılır ...tavan araları yıllardır açılmamış sandıklar ,ilk okunan kitaplar,anılar bir bir hatırlatma objesi olarak ortaya dökülür ..yabancı bir kültürün anıları olsada masanın üzerinde bulunan tozlu bir "Mandrake" 'ye belki hepimizi çocukken büyülemiş sevgili "Jules Verne"ye ait ilk baskılara gülümseriz:)

Sisle sarılı zihnini toprlamaya çalışırken savaş zamanları da girer hikayeye ,gençlik yılları "Kara gömlekli "lâkaplı Alman'lar hatta hatta "Kazak Askerleri " çıkartır karşımıza Eco ..anılar modern bir hastahanede koma durumuna geçtiğinde yerlerine oturur ..fakat geri dönülecek bir hayat artık yoktur ..sadece yüzünü görmek için delirdigi "Lila"vardır ..çünkü Lila ölmüştür. ..son satırda özetlenir hikaye ..

"Bir soğuk dalgası hissediyorum,gözlerimi kaldırıyorum ..
Güneş neden kararıyor? "
....nokta

Dip not :
Valla kafanız çok dolu iken okumayın :)
Böylede kitap sonu mu olur canım :)
448 syf.
·4 günde·Puan vermedi
Hayatınla ilgili bir şeyler yaz’ dedi Paola. ‘Yirmi yaşındayken neler yapıyordun?’ Şöyle yazdım: ‘Yirmi yaşındaydım. Kimsenin, bu yaşın en güzel yaş olduğunu kimsenin soylemesine izin vermem’ Doktor, komadan çıktığımda aklıma ilk gelen şeyin ne olduğunu sordu. Şöyle yazdım: ‘Gregor Samsa bir sabah uyandığında kendini yatakta kocaman bir hamamböceğine dönüşmüş olarak bulur."

Bu alıntı ile başlayım zaten kitabın arka kapağına da bu alıntıyı koyulmuş kitap her Eco eseri gibi muhteşem evet klasikleri sever ve okurum ama Eco'yu klasiklerin önüne geçirdim bana o kadar çok şey kattıki kitapları ile ne dersem boş kalır. Eco'nun kitapları başlı başına bir kütüphane

Eco'nun imgelerinin tamamını tek bir okumayla yakalamak -hatta yarısını- elbette mümkün değil. Zaten gerekli de değil. Onu büyük bir yazar yapan da bu değil mi zaten. Herhangi bir okuyucu, örneğin Poe'nun Arthur Gordon Pym'inden habersiz de olsa ve Kraliçe Loana'nın Gizemli Alevi'nde bu kitaba yönelik göndermelerin hiçbirini görmese bile öyküden alacağı haz azalmayacaktır. Bazı kısımları biraz akademik bulsa bile büyük bir hevesle okumasını sürdürecek, Yambo'nun öyküsünün nereye gittiğini öğrenmek isteyecektir. 

Öte yandan, Eco'nun diğer kitaplarından bu kitaba hazırlıklı olanlar yüzlerce cümlenin birbirine bağladığı çağrışım ve altmetin denizinde sürüklenecek, büyük ihtimalle bu kitabı en az üç kez okuyacak ve her seferinde başka bir anlam keşfedecekler. Bir parça araştırmacı olanlarsa, tahminen birkaç ay harcayacaklar, kimsenin D'Annunzio'nun Notturno'sunu ya da Georges Rodenbach'ın şiirlerini ezbere bilmediği varsayımına dayanarak söylüyorum bunu. Kraliçe Loana'nın Gizemli Alevi, örneğin Gülün Adı gibi- bulmacalardan hoşlanan okuyucu için bir baş yapıt.
Eco'nun 'Kraliçe Loana'nın Gizemli Alevi', 'Gülün Adı' gibi 'bulmaca'lardan hoşlanan okuyucu için bir cennet. Bu roman, 'Foucault Sarkacı'nın aksine gerilim havasından, gizli örgütlerden ve komplo teorilerinden uzak.
Kraliçe Loana'nın Gizemli Alevi'nde Giambattista Bodoni'nin hayatını yeniden keşfedişinin hikâyesini anlatıyor. Elli dokuz yaşındaki antik kitap satıcısı, geçirdiği inme nedeniyle girdiği komanın ardından hafızasının büyük bir kısmını kaybetmiştir. Gündelik hayatın bilgisi (neyin nasıl yapıldığı: bir kapının nasıl açıldığı, nasıl kitap okunduğu vb.) dışında ona kalan sadece okudukları; şiirlerden dizeler, roman pasajları, filmlerden sahneler ve tiyatro oyunlarından replikler olur... 
Kitabın ikinci yarısında okuyucu kadar Yambo da kendi hakkında yeni şeyler öğrenecek daha doğrusu onun hayatındaki olaylar kendisi için farklı anlamlar kazanacak. Hatırlama süreci değerlendirme süreciyle birlikte işlediğinden Yambo, 'olduğu' kişiden farklı bir karakter bulacak kendinde. 

Yaş, hafıza ve nostalji... Kraliçe Loana'nın Gizemli Alevi'ni anlatan üç kelime. Yetmiş üç yaşındaki Eco, bu romanıyla yeniden parlıyor, kurguyla anılarını karıştırarak. Kendi tabiriyle: "Kitapta kendiminkinden çok farklı bir karakter yarattım, bu sayede de benim olan anıları yazsam bile özel hayatıma dokunulmamış hissettim. Hemen herkes on altı yaşındayken birilerine âşık olmuştur örneğin, ama asla bahsetmezler. Eh, bu sefer, kız gerçekten benim âşık olduğum kız..." 

......
544 syf.
·5 günde·9/10
Önceki Günün Adası romanıyla,bir romandan beklenebilecek her şeyi bana vermiş olan Umberto Eco'nun ikinci bir romanını okumaya karar verdim.Nitekim başlarda bana ilk okuduğum kitap kadar etki etmedi.Ama olaylar ilerledikçe ortaçağda 1100'lü yıllarda Baudolino ile Don Quijote misali serüvenlere çıktıkça üstadın yine beni entelektüel hazların doruğuna ulaştıracağını anladım ve romanın keyfini sürdüm.Tarihi,coğrafi olayların yoğunluğu,romandaki karakterlerin fazlalığı yer yer zihnimi bulandırsa da biter bitmez kararımın ne kadar doğru olduğunu;ağır bir romanın zihnimi nasıl açtığını gördüm.

Roman Ortaçağ'da Baudolino adlı bir Romalının Konstantinopolis yani İstanbul'da Niketas adlı bir tarihçiyle karşılaşıp,hayatını kurtarıp ona anlattığı serüvenlerden oluşuyor.Baudelino küçük yaşlardan itibaren mitoman derecesinde yalancı biridir.Etrafındakilerin ona ne kadar kolay kandığını gördükten sonra genelde onların iyiliği için yalanlar söyler ve yalanları sayesinde sürekli serüvenlerin içinde bulur kendini.Öyle ki öz babasının şarap çanağını bile hristiyan dünyasına İsa'nın kupası diye tanıtıp,doğuda hayali bir Johannes Rahibi'nin ülkesine götürüp Hristiyan dünyasının lideri olma hususunda manevi babası Roma imparatorunu bile kandırıp peşinden sürükler.Hatta rahip Johannes adına imparatora bir mektup yazıp sonra o mektuba kendisi bile inanır.Ve yıllarca peşine taktığı insanlarla bazen trajedik,bazen komik,bazen enteresan olaylarla ömrünü tüketir.Ve hazin aşk maceraları yaşar.

Olayların kemiğini anlattım yalnızca spoiler vermemek adına.İdeolojisine geçecek olursam bize Ortaçağ Avrupası'nın mezhepsel ayrımlarını,iç savaşlarını sanki o günlerde yaşamış,o havayı solumuşçasına bizlere ustaca yaşatıyor Eco.Alttan alta kendi düşüncelerini de vermeyi unutmuyor.Zira ikinci romanında da her şeyin tek tözden meydana geldiğini yine alttan alta okuyucu bilincine işliyor.Herkesin tanrının bir parçası olduğunu yaratılan her şeyde onun bir yansıması olduğunu söylüyor.Bana tasavvuftaki vahdet-i vücut inancını hatırlattı.Aslında temelde panteizm diye adlandırılan bu görüş tanrının kişileştirilmesine karşı çıkar ve her şey de bir tanrı parçası olduğunu kabul eder.Bu görüşleri Hipatia adlı bir kızın ağzından verir ama temel ideolojinin bu olduğunu düşündüm.Çünkü genel anlamda hristiyan dünyasının ayrılıklarına gerçekçi ve gizli bir eleştri var.Onun dışında freudiyen bir bakış açısı yakaladığımı düşündüm romanda.Baudelino'nun üç kez aşık olmasının,aşık olma şekillerinin Freud'un bahsettiği çocuksu aşk,eril aşk ve olgun aşk çeşitlerini sırasıyla gördüm.Psikanalizin göstergebilimsel taraflarını dikkate alacak olursak bir göstergebilimcinin psikanalizi savunmasını yadsıyamayız.Ayrıca mitomani hastalığını tüm hatlarıyla gözler önüne seren Eco bu anlamda da başarılı bir yapıt ortaya konmuştur.İnsanların doğrulardan çok yalanlara,gerçekçilikten çok sürrealist olaylara inanma konusunda daha istekli olduğunu ortaya koymuştur.Ayrıca insanların ne kadar kolay manipüle edilebileceğini,savaş psikolojisini,sosyolojisini ve sanatını da...Kısacası kitabı yeni bitirmenin verdiği bir kafa karışıklığıyla aklıma ilk gelenler bunlar oldu.Her yönden tatmin edici,zor bir roman okumak istiyorsanız,bir saniye bile beklemeyin.Özellikle Don Qujote'i okumuş ve beğenmiş olanlar bu eseri de beğenceklerdir.Eco'nun her bölümün başındaki serüven başlığı koyması okuduğunuzda sizde de bir Cervantes figürü canlandıracaktır.Tabi yalanlarına kendi inanan ve bilgeliğe doğru ilerleyen Baudolino da Don Kişot'u zihninizde canlandırabilir...
Okuyan herkese teşekkürler...
214 syf.
·3 günde·Beğendi
Italo Calvino'nun "Sen Alo Demeden Önce" adlı kitabı öykülerden oluşuyor. Size de oluyor mu bilmem, ama ben öykü kitaplarını okurken şöyle bir hisse kapılıyorum: Bazı öyküler harika, insanın bam teline dokunuyor, ama bazıları da kitabı doldurmak için eklenmiş gibi. Bugüne kadar yerli yabancı çok fazla öykü kitabı okudum ve nedense hemen hepsinde bu hissi yaşadım. Yakın zamanda okuduğum Buzzati öykülerinde de böyle olmuştu, Tatar Çölü'nü okuyunca fikrim değişti. Bu sebeple okuduğum ilk kitapla -hem de bu bir öykü kitabı- Calvino hakkında yorum yapmak istemiyorum. Zira bu kitapta Calvino'nun okuyucuyu saran, düşündüren hatta gülümseten "çok iyi" öyküleri de var. Bu sebeple Calvino'yu okumaya ve keşfetmeye devam edeceğim.
448 syf.
·Beğendi·10/10
Kraliçe Loana'nın Gizemli Alevi. Bir sis perdesinin ardında uyanmak. ama uyandığınız bu sisi bir başkasının kaleminden çıkan kelimelerle tasvir etmek. bir sabah uyandığınızda kendinizin kim olduğunuzu bilmemek ama pekala kendisini bir hamam böceği olarak bulan Gregor Samsa olabileceğinizi bilmek.
Adınızın ne olduğunu bilmiyorsunuz da napolyon'un nerede ne zaman öldüğünü biliyorsunuz. doktor bir eşiniz olduğunu söylediğinde onu şapka sanmaktan korkuyorsunuz.
Bu kitabın ana karakteri bir kaza sonrasında hastanedeki yatağında uyanan bir sahaf. kendisiyle ilgili hiç bir şey hatırlamazken okuduğu her şeyi hatırlar. ama okudukları da öyle saymakla bitmez.
Kitabı okurken benim de okumuş olduğum bir kaç kitaba denk geldiğimde nasıl da sevinmiş olduğumu hatırlıyorum en çok.
Fazlasıyla gölgede kalmış olsa da kanımca Eco'nun en iyi romanıdır. ve benim için ilk beşin içindedir.
544 syf.
Betimlemeler kısa yapılsa güzel kitap, ama okurken zorlandım. Yazar kitabın konusunu Ortaçağ'dan almış, Baudolino sıkıcı ve yalancısın! Sen bir daha ne hikaye anlat ne de bir şey yaz! Resmen baygınlık geçirdim.
364 syf.
·8 günde·9/10
Evrende veya sonsuzlukta diyelim, tüm zaman, mekan ve formları yaşamış(!) her türlü oluş'u tecrübe etmiş bir insan topluluğu anlatılıyor. Bu çılgınca konuya ve içerdiği çok fazla kozmik terime rağmen, kitaptaki çoğu hikaye sakin, durağan ve sanki alelade bir şeyi anlatıyor gibi.
Hem absürt, hem gerçekçi, hem de esprili bir anlatım olunca yüzünüzde sürekli bir gülümseme ile okuyorsunuz. En ilginç bulduğum tarafı ise, anlatıcının bir konu hakkında, ta element halindeki formunda anlattığı bir olayı, günümüz şehir yaşantısına aniden getirivererek, bir de buradan örnek verebilmesi.
120 syf.
·4/10
Beğenmedim.Neden?
Çünkü tarzıma uygun olduğunu düşünüp oldukça basit bir dille anlatılıp sıkan, hafif, beni çok yakalayamayan bir kitap olduğunu fark ettim.
Boş vaktim olsa da okumam.Daha bilgi aktarıcı, daha besleyici kitaplar okumak beni tatmin ediyor bu tarz kitaplar değil.
120 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
“Hayat kısadır,güzeldir ve temel bir hak barındırır,mutlu olma hakkı.”
Luis Sepúlveda’yı ‘aşk romanları okuyan ihtiyar’ ile tanıyıp çok etkilenmiştim yazdıklarından,içinde barındırdığı umuttan.Bu kitap ise bir roman değil,söyleşi ve deneme arası ama çok daha fazlası.
Slow Food Movement kurucusu Carlo Petrini ile Spúlveda, bir salyangoz yavaşlığında mutluluğu ele alıyor.Bunu yaparken siyasetten,şiirden ve bol bol da gastronomiden bahsediyorlar.Batı eleştirisi de var içsel eleştiriler de..Oldukça samimi bir o kadar gerçekçiler. Bize ‘zorunluluklar ve klişeleri’ dayatmayıp somut kazanımları anlatıyorlar.Jean Giono’nun Ağaç Diken Adamı’nı okuduysanız bir kişinin -en azından- kendi çevresini ne kadar değiştirebileceğini hatırlarsınız.Bu kitapta da olan şey bu aslında.
“Her şeye rağmen neden açlığı yenemiyoruz?Çünkü,açlığı yenebilmek için yıldırımdan elektrik enerjisi depolamak yetmez,düşünce denetimi gerekir:İnsanların düşünce tarzı değiştirilmelidir.Dünyada,yeni yaklaşımlar hedefleyen,değişik ve önemli bir farkındalık kampanyası gereklidir.” diyor Petrini.Söylemde kalmayıp önayak olduğu projelerde yaşatıyor fikirlerini.
Sepúlveda ve Petrini düşüncelerinize birer tohum bırakıyor yazdıkları/yaptıkları ile.Yeşermesi ve çoğalması umuduyla.

Yazarın biyografisi

Adı:
Şemsa Gezgin
Tam adı:
Şemsa Gezgin Griseri
Unvan:
Türk Çevirmen
Doğum:
istanbul, Türkiye, 1958
1958 istanbul doğumlu çevirmen. italyan lisesi ve istanbul üniversitesi edebiyat fakültesi italyan dili ve edebiyatı mezunu. belli bir süre mezun olduğu bölümde araştırma görevlisi olarak çalıştıkta sonra, roma üniversitesi türk dili ve edebiyatı bölümünde eğitim görevlisi olarak çalıştı. 1994 yılından bu yanada, italyanca ve türkce çeviriler yapıyor.

Yazar istatistikleri

  • 1 okur beğendi.
  • 857 okur okudu.
  • 30 okur okuyor.
  • 668 okur okuyacak.
  • 20 okur yarım bıraktı.