Yavuz Alogan

Yavuz Alogan

ÇevirmenEditör
8.4/10
323 Kişi
·
805
Okunma
·
4
Beğeni
·
303
Gösterim
Adı:
Yavuz Alogan
Unvan:
Çevirmen, Editör
Ocak 1983'ten beri çeşitli yayınevleri için çevirmenlik ve editörlük yapmaktadır.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
291 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10 puan
Zehirlenmek için okuyunuz.:) 6 şarkıdan oluşuyor ve 6. şarkıda zehrin zirvesine geldiğinizi düşünün..Kitabin sonlarına doğru Tanrı gergedana dönüşür ve Maldoror'a yenilir.
Salvador Dali de gergedanın doğasında inanılmaz derecede çok kozmik bilgi barındırdığını söylemiştir. Bu yüzden Salvador Dali'yi hatırlamadan geçemiyoruz.
Düşünebilecek en eksik düşünce biçimi duygulardan geçip öfkenin erdemle birleştiği bir yapıttır bu kitap.
Lautreamont yirmi iki yaşında yazdığı maldoror şarkıları’nda sürrealist cümleleriyle ve kötülüğü tüm çıplaklığıyla tasvir edişiyle edebiyat tarihinde devrim yapmıştır bana göre..
Onun devrimi kendini yeni bir şekilde kabul ettirme çabasından başka bir şey değil.. .Zincirlerini kırarken kendi oluşturduklarına bağlanıyor, onları kabul edip benimsetiyor..
Dürüstlüğü eserinin temel taşı yaparken öte taraftan da olabilecek tüm kuşkuları misafir ediyor. Gelin bir de böyle sorgulayın diyor.. Sahip olduğu aşırı bilinçten etkilenmemek elde değil..

Peki ya iyilik meşru olsaydı bu kadar kötü olur muyduk dersiniz?
Ya bu kadar mutsuz?..
398 syf.
Kitabın kapağı ve Washington Post'un abartılı övgüsünün de yer aldığı açıklama kısmına aldanıp kitabı okumamanızı tavsiye ederekten başlıyorum ...

Kapağına bakınca tarihe adını yazdıran liderleri görüp içinizden şu soru geçiyor ; "Acaba ne gibi akıl hastalıkları var , neler yapmışlar ?" Ama sorularınızı cevaplayacak liderlerin çılgın akıl hastalığı hikayelerini bulamayacaksınız. Benim çocukluğumdan bir iki birşeylerimi anlatmam tarihse , bu kitapta da öle tarih barındırıyor ucundan köşesinden.

Yazarın bizim Palu Ailesinden haberi yok ne delilik hikayesi patlardı aslında :) Bu liderlerin manik depresif , hipertimi, distimi , bipolar hastalıkları yanında. Aslında dünya üzerinde teşhisi konulmamış milyonlarca distimi,hipertimi,manik-depresif insan var. Bunun liderlerde olması çok da ilginç gelmedi bana. Toplum içinde konuşamayıp , yüzyüzeyken methiyeler dizebilen lider niye olmasın ?, Katıldığı savaşlar ve bu savaşların stresine, sonucuna bağlı uykusuzluk , aşırı yeme yada yiyememe , alkol tüketiminin artışı .. bunlar bana çok anormal akıl sağlığı problemi gibi gelmedi. Bir aileyi yöneten baba bile cinnet geçirip siyanürle ailesini zehirlerken , bir ülkeyi yönetinin böyle ruhi problemler yaşaması( depresyon, çok konuşma veya asosyal olması , yahut seks düşkünü olması) gayet normal ve basit geldi bana.

Kitapta anlaşılmaz kelimeler yok zaten kelimelerin çoğunu giriş kısmı dahil olmak üzere açıklamış yazar. Psikoloji türünden bir eser olmasından mütevellit bu türe ait terimlerin olduğunu bilerek elinize almanızı tavsiye ederim. 200'lü sayfalarda Hitler'i anlatırken yazar kendinin karmaşık hislerini anlatmış ve sorgulamış, çok fazla tekrire düşmüş bunu da satış kaygısına bağladım ben.( şahsi fikrim) Kennedy ve Roosevelt için insanı bunaltan , kulağı uzataraktan tutan anlatımı bunlar kafayı yememiş ama ben kafayı yiyeceğim dedirtiyor.

Çok bayıla bayıla okuduğum bir eser olmadı,bazı kitap sitelerindeki beş yıldızlı yorumlara katılamıyorum bu yüzden.

Keyifle başka eserler okumalar diliyorum :)
313 syf.
“Bu yüzyılın şiirsel sızlanmaları safsatadan başka bir şey değildirler.”
- Isidore Ducasse/Lautreamont


“Şiir uçağı düşüremez ama pilotun kafasını karıştırabilir.” der Mahmud Derviş...Maldoror’un Şarkıları...yok edebilir isterse bir uçağı...


Şimdi ben, burada, dünyanın şahsi merkezinde dururken, hadsiz denemelerin bir esiri ve bazı zamanlar efendisiyken, ellerim yine cüretkar ve endişeli. Ellerime bulanmış kanı temizlemeye çabaladığım her gün güneş tekrar ve tekrar bütün kızıllığıyla doğdu. Kapladığım boşluğu sorguluyorken ve bebek mavisi sabahların herkesin üstüne doğuşu dünyaya iyiliği emrederken, ben sadece içimdeki karanlıkta boğuldum. Dünyada aradığımı kendimde buldum. Bundandır çabalarım, bundandır kazanamayacağım savaşa kalkışmam ve yine bundandır yazdıklarımın her kişide aynı etkiyi yapmaması...kimileri açtığım savaşın Tanrı’ya olduğunu düşünücek, kimileri Tanrı’yı kötülemekten bir an olsun vazgeçmediğimi, kimileri kendimi beğenmişliğin denizinde batıp çıkmamı gereksiz bulacak...ancak biliyorum kendimi.. bütün çabam budur; sefilliğin, kötülüğün hüküm sürdüğü topraklarda onların alenen yapmaya cesaret edemediği ama gizli gizli yaptığı şeyleri söyleme cesaretine sahip olarak geçicem her birinin üstünden..ve bir umut bekleyeceğim aralarından çıkar belki beni anlayan ve dinleyen.
***


Öncelikle çorak arazilerde savrulup duruşları anlatmak icap eder...bir oraya bir buraya alan, ne dediğini kendisi bilen, okuyanı çoğu zaman bilmeyen- kendi adıma döner burada dilim, yazar parmaklarım-, sürrealizmin İncili kabul edilen bir eser, anlayabildiğim kısımlarıyla tümevarım yaparak “Adını Şaheser Koydum” listeme ön sıralardan intikal eder...Zdzislaw Bekinski’nin resimlerinin yazıya yansıması ya da -bu daha doğru- Bekinski ‘nin resimleri onun şarkılarının yansıması...İkisi de sürrealizmin uçları...

Andre Gide’nin “okuduktan sonra kendi yazdıklarından utandığını”, Louis Aragon’un “biraz tadına bakınca diğer şiirlerin yavanlaştığını” söylediği bir kalemden bahsediyoruz burada. Bu şahısların söylemlerine yer verdim çünkü, kendi sıfatsızlığımın yazarı boş övgülere tuttuğunu düşünmenizi istemem...

“On dokuzuncu yüzyılın sonu görecek kendi şairini” diyerek açılışı yapar Lautreamont. Sonrasında ise eserin içinde gezinecek yolcu için uyarıda bulunur, kitabın zehirli olduğunu ve zehirin size bulaşacağını bildirir...Yolunuzu kaybetmemeniz için sizi üst bir dikkate çağırır ki yazdıklarının dehlizlerinde yanlış, sapkın düşüncelere kapılmayasınız ancak bu söylendiği kadar kolay olmayacaktır, gerçekten sizi çok zorlayabilir...

İçinde barınan kötülükten, kötülüğün hüküm sürdüğü çorak arazilerden, bu kötülüğü dünyaya salan tanrıya* karşı savaşa girer...kötülük ve iğrençliğin bütün kitapta bir an olsun eksilmediğini belirtmek şarttır. Ama sonrasında şöyle bir kesit sunulur bize kitabın son kısınlarında( bu kısımları bir spoiler olarak düşünmeyin..çünkü birisi bana kitabı okumaya sondan başlamamı söyleseydi eğer, çoğu imgelem ve betimleme daha net olurdu. O yüzden haddim olmadan, size kitabın okunmasında yarar sunacağını düşündüğüm kısımları dile getirdim inceleme içerisinde.);

“ Sözsüz bir anlaşma vardır yazar ile okur arasında; buna göre birincisi kendine hasta adını verir ve ikincisini hasta bakıcı olarak kabul eder. İnsanlığı avunduran şairdir! Zorla değişti roller.”

Toplumun ne kadar bozulduğunu,insanlığın giderek umutsuz duruma düştüğünü, kötülükler ve marazların içinde bir bataklıkta olduğunu, şiirin yanlış eller tarafından yazıldığını ve artık hasta bakıcının hasta konumuna düştüğünü bu cümlelerden başkası nasıl daha iyi tarif edebilirdi ki...Üstüne vazifemiymiş gibi bu ithamlar nereden çıkıyor derseniz?

“...zeka eğer gelenek, doğa ve eğitimin ağırlıklarıyla kendisini kısmen bunaltmalarına yardımcı olan yanlışlara karşı yeterince üstün gelirse iyidir.” cümlesinin bir yansıması olarak alır eline kalemi,sessiz kalmaz artık...Toplumun çoğunluğunun benimsediği o kötülükler kimse ses çıkarmıyor diye ne kadar başkaları tarafından iyi olarak nitelendirilebilir ki? O da sesini yükseltmiş ve Rimbaud, Mallarme ile şiire yön vermiştir... Bu yön verişle kalmayıp, içinde bulunduğu dönemin tüm kötülüklerini insanların yüzüne kendisinin hisleriymiş gibi vurmuştur... gerçekten “-miş gibi” mi yoksa gerçekten kendi hisleri mi karar okuyanların, ben sadece bende uyandırdığı hisleri düşünerek yazıyorum tüm incelemeyi...


Şarkılarda ilerledikçe yazarın değiştiğini, kalemin ve hitabetin değişmesinden fark edebiliyorsunuz... Her şarkı sanki farklı bir benlikle yazılmış gibi.. İnsanların içsel dönüşlerini, kişiliklerinin tutarsızlıklarını yazarın kaleme indirgeyebilmesi ve size bunu aktarabilmesi...her bir şarkı içeriği, derinliği bakımından farklı ama bir bütün olarak aynı... kendisi de itiraf etmekten kaçınmamış şarkılarını oluştururken yazdığı değişimi...”Nicedir benzemiyorum artık kendime” Trevanian’ın söylediği gibi usta kalemler aynı zamanda usta oyuncular olmak zorundadır... Bu kişisel bir değişimin kaleme yansıması mı yoksa eleştirdiği toplumun kendi gerçeğini görebilmesi adına bu role mi bürünmüş, karar vermek zor. Belki de zaten içinde olan kötünün -topluma madem siz kendinizi saklıyorsunuz ben kendimi ilan edeyim diyerek- bir serzenişidir... Okunan şarkılarla yazarın kötülüğün prensi rolüne büründüğünü çok rahatça fark ediyorsunuz...

Kötülüğün iyiliğe açtığı savaşın kötülük tarafının lideriymişçesine davranarak, bütün dünyadaki iğrençlikler tek vücutta- kendisinde- toplanmış gibi kaleme alır her şeyi..kimi zaman iyi taraflarının küçük yansımaları çıkar karşımıza cümlelerde ama tüm kitaba oranlandığında bunları konuşmaya gerek bile yoktur.. Kötünün içinde iyi, iyinin içinde kötü felsefesinin kurmuş olduğunu sandığımız dengeyi yok edermişçesine kötüyü ortaya çıkartmaya çalışır... Ancak küçük nüanslar onun içinde bir kırpıntının - belki bir umudun- hala olduğunu göstermek istemişçesine oraya koyulmuştur... Ama öylesine büyülenmiştir ki öncesinde maruz kalınan cümlelerle bilinç ve gözler, bunu görebilmek her sayfada dahada zorlaşır...Yapmaya çalıştığı şeyin bilinçli yapıldığını düşünmek istiyorum kendi adıma çünkü, henüz 22 yaşında bir genç adamın kaleme aldığı bu eserin her cümlesi bir zekanın ürünü, tesadüf ya da raslantısallıklardan çok uzakta...Gelelim o ince iyiliği göremeyişimize....Nedeni zaten alenen ortada değil mi? Alışkınızdır hale etkisinin köleliğine... iki güzel sözle, iki güzel hareketle karşımızdakinin iyi olduğunu inanmaya şartlanmışızdır ya da tam tersi... ama gerçekten de böyle mi? Kim bütünüyle iyi, kim bütünüyle kötü ki? İçimizde beslediğimiz tarafa göre oluşmuyor mu tüm benliğimiz? Bir tarafı çok besledik diye diğer taraf ölmüş mü oluyor... ben buna inanmıyorum...bir insan hem iyi hem kötü olabilir...zira bu da insanın en basit en öznel ama bir türlü kendimize kabul ettiremediğimiz tarafı... bizi biz yapan iyiliklerimizin ve kötülüklerimizin harmonisi değil mi? “Yalan söylemek kötüdür.” O halde iyi insanlar yalan söylemez tarzı yaptığımız tüm genellemeler boş laf olmaz mı? Doya doya insanlığın keyfini çıkartmak varken insanları küçük zindanlara sokmak neden? “ doğmuş olmaktan daha büyük bir lütuf tanımıyorum” diyemez miyiz biz de? Sanırım bütün düşüncelerimiz insanın özünü kavrayamamamızdan...en kötü özelliklerine rağmen birisini sevebilmek nedir bilmeyenlerdeniz, ya da kötünün iyiliği- iyinin de kötülüğü aynı anda içinde barındırabileceğini kabullenemiyoruz..

Aslına bakarsak Lautreamont’un şarkıları, iğrençliğin yazıya dökülmüş halinden çok,insanlığın tarifidir...öyle odaklanmışız ki başkalarının marazlarına kendimizdekileri görememekteyiz...cehennemin dumanı üstünde tüterken cennetin yolunu gözlemekte, hiçbir kusuru kendimizde görmeden ilerlemekteyiz...Ve bir şairin bize kendimizi gösterme denemesini bile görmezden gelmekte, gördüğümüzde de tüm pisliği şaire yüklemekteyiz...başkalarının marazlarına odaklanmış kişiliklerimiz dönüpte bakamaz kendi pisliğimize o halde bir şair bunu göstermek için çabalayıp harekete geçmekte...artık vazgeçelim insanların cehennemlik mi cennetlik mi olduğunun kararını vermekten...her ne kadar herkes en iyisini kendisine biçse de kimse merak etmemeli çünkü “bilir tabut gideceği yeri.”
Uğur De Molinari
Uğur De Molinari Marks, Freud ve Günlük Hayatın Eleştirisi'yi inceledi.
155 syf.
İçinde debelenip durdurduğumuz kapitalist ekonomik ortamın bireye yönelik getirmiş olduğu politik ve ekonomik yaptırım ve yönlendirmeler marksizm'in ana konusu olmuştur. Buna karşı eleştirel, tepkisel bir çizgi ortaya koyan marksizm'in ekonomi-politik alanın dışında yeni alanlarda da varoluşunu sağlamak adına bu tarz yeni marksist görüşler ortaya çıkmış ve ana marksist düşünceyi beslemiştir.

Bruce Brown bu kitapla, günlük hayatta çalışanların sorunları, çözüm önerileri ve yolları; ekonomik üretim biçimleri kanalıyla sermaye sınıfının doğrudan çalışan üzerinden beslendiği ve çalışanların daha da baskı altına alındığı bir sistemi ele alırken, marksizm'in bu koşullara karşı öngördüğü halkın, çalışan sınıfın ayaklanması ve devrim sürecini daha kapsamlı bir zeminde değerlendirmiştir. Nedir bu kapsam? ona değinerek kitabı anlatmaya devam edeyim.

Sermaye sınıfı, çalışan kesimi ekonomik darboğaz seviyesinde tutup politikleşmelerini önlemek amacıyla da oligarşik bir siyasal düzen kurmuştur. Bu sistem içerisinde marksizm doğrudan bu kanalları devirme yolunu düşünürken, 20 yüzyılda, özellikle 68' kuşağı olarak anılan sol hareketin yeni bir yorumu ortaya çıktı. Bu yorum sosyal devrim olarak isim buldu kendine. Özellikle 20. yüzyılın ilk yarında en aktif dönemini yaşayan Frankfurt Okulunun eleştirileri ve kuramları marksizm'in yetersiz kaldığı alanları doldurmuş, okulun öncü felsefecilerinden Adorno ve Horkheimer başta olmak üzere Fromm, Marcuse, Habermas gibi toplumbilimcileri bünyesinden çıkarmış, iletişim, medya, cinsellik konularının politik etkilerini araştırmıştır. Bu araştırma başlıklarıyla yollar Reich ve Freud ile kesişmiş onların tezleri ışığında günümüzün günlük yaşamına dair eleştiriler gerçekleştirilmiştir. Bu eleştiriler öyle sıradan şeyler, muhalif olmak için ortaya konan şeyler olmaktan ziyade temel dayanakları olan birer kuram başlıkları haline gelmiştir.

Örneğin ana akım medya ve bu medya kanalıyla ortaya çıkarılan yeni kültür, kapitalist sistemin emek sömürüsünden daha baskın hale gelen tüketim kültüründen başka bir şey değildi. Tüketim kültürü oluşturmak ve toplumları buna empoze etmek beraberinde vatandaş kimliğinin önüne müşteri kimliğinin geçmesine neden olacaktı. Müşteriye dönüştürülmüş bireyin sürekli tüketime yönlendirilmiş olmasıyla artık mal tüketiminin yanında duygu ve değer tüketimi, anlam tüketimi de ortaya çıkmaya başlamaktadır. ve yeni bireyde buna bağlı olarak bir çok psikolojik sorun oluşumu doğmaktaydı. Bunun dışında bir başka örnek de cinsellik konusu. Üremeye endeksli olarak ortaya konan yeni çalışan güç - yeni tüketim müşterisi politikasıyla aile kavramı kutsanmış, heteroseksüel ilişki dışında, üremeyi, yani çalışan-tüketen müşteri dengesini bozan her ilişki yasaklanmış ve lanetlenmiştir. Yazar bu noktada Reich'ten alıntılayarak cinselliğin doyum ve tatminkarlığı insan için en önemli mutluluk kaynağı olduğunu ve bu alanda özgürlük tanınmış olsa insan kişiliğinin üretken gelişiminin önü açılacak, bu mutluluk ve gelişim talepleri hayatın diğer alanlarında da kendisini gösterecek ve kapitalist sistemin idarecileri toplumun bu talebini maddi olarak karşılamak zorunda kalacağı ve bu yüksek talebi karşılayamayacağı için sistemin çökeceğini ifade etmektedir. Çünkü bu konuda tek çıkar yol, 'üretimin akılcılıkla planlanması ve ekonomik hayatın kollektifleştirilmesidir.' Bu da sermaye sınıfının ortadan kalkması anlamına geliyordu.

Bu noktada kişisel bir yorum yapmam gerekirse kitapta ciddi bir eksik de vardı. Feminist düşünceye yer vermeden feminist düşüncenin ifade alanının kullanılmış olması gözüme çarpmadı değil. Feminist düşünceyi sınıf mücadelesi içinde görmeyen marksist düşüncenin deyim yerindeyse 'tıpış tıpış' feminist felsefeye endekslenmiş olduğunu gördüm. Yazarın buna değinmemiş olması kitaba dair tek eleştirim. Bunun dışında oldukça nitelikli bir kitap mutlaka okuyun derim.
291 syf.
- les chants de maldoror -

Bir bilinçaltını okudum bu kitapta.

Salvador Dali'yi, Rene Magritte'ı gördüm diyebilirim. tıpkı bir naldan tekerleği görmek gibi gitmek fiilini en gerçeküstü haliyle okudum. Hatta insanın kendi içsel bilinçaltı patlamalarını bulması bile mümkün. ben buldum.

Henüz yirmili yaşlarındaki bir gencin kaleminden çıkmış olması ise üzerine düşünülmesi gereken ayrı bir konu.

Kitabı okuYan her yazar, düşünür, analist maldoror hakkında bir tanımlama yapma ihtiyacı duydu. Maldoror öyle karanlığıydı ki insanın tanımlayamazsa acı saplanıp kalacaktı içine. Kimi şeytan diye tanımladı, kimi lanetli bir yaratık olarak ancak maldoror insan benliğinin ta kendisiydi. Yorumların hepsi doğru olduğu gibi hepsi yanlıştı da...

Dizeler öyle müthiş ki karanlıkta boğulmuş gibi hissetmesine bile seviniyor insan.

Tam da gergedan ve Dali incelemesine girişme noktası burası ama o kadar uzatmayacağım.
320 syf.
·7 günde·Beğendi·10/10 puan
İyilik ve kötülük bilgisi nasıl etkili ve sağlam bir ahlaki rehberlik ihtiyacı ortaya çıkarıyorsa, ölümlülük bilgisi de iki biçimden birine bürünen aşkınlık arzusunu tetikler: ya herkesin gelip geçici saydığı hayatı, iz bırakanlardan daha kalıcı olacak izler bırakmaya zorlama dürtüsü ya da geçici hayat deneyimlerinin "ölümden daha güçlü" tarafını tatma arzusu. Toplum bu arzunun her iki biçimiyle de beslenir. Bu arzuda kanalize edilmeyi ve yönlendirilirmeyi bekleyen bir enerji vardır. Toplum, isteneni yapabildiği sürece, bu enerjiden "yararlanır", kendi hayat özünü bu arzudan alır. istenen şudur: hayatı "anlaşılır kılan" ve ona "anlam veren" çabalara yol açacak kadar cazip, güvenilir ve itibarlı doyurucu nesneleri arz etmek; hayat süresini doldurmak için yeterince enerji ve emek tüketmekte olan ve yetenekleriyle kaynakları ne kadar fazla ya da eksik olursa olsun her statüdeki insanlar tarafından hakikaten gıpta edilecek ve izlenecek kadar çeşitli çabalar sunmak.
İnsanoğlu, yarattığı düzeni belirleyen, kaos’a karşı koruyan ve kendisinin yönetmediği şeylerin yönetimini devrettiği sürece, kendi kurallarının geçtiği yerde güvende olmaktadır. Ve bu devretme işi ise toplumun gücünün yetmediği ya da risk alamadığı durumlarda bu zaafı Tanrı’nın kadri mutlaklığı, bakiliği ile kapatılabilmektedir. İnsanoğlunun toplumunun, Kaos’a karşı tahammül süresinin az olması ise kendi gerçekliğini ortaya koyabilmesinin mutlaka belirsizliğin giderilebildiği ölçüde giderilmesine bağlı olması toplum ve kaos arasındaki uzlaşmaz çelişkiyi bir anlamda açıklamaktadır.
313 syf.
Maldoror= İnsanın içindeki kötülük yapma dürtüsü.

Biz hem iyi hem kötünün alaşımıyız. Daha çok kötünün. Tanrı'nın varlığını hiçe sayan, onunla dalga geçen, onun da kötü olduğunu yüzüne vuran bir Maldoror.
Neden izin veriyorsun yeryüzünde bunca acı çekilmesine?

Birbirine sarılarak denizde kaybolan kardeşlerde, ailesi tarafından terk edilen çocuğun acıyan bakışlar altında yine çaresiz ve yalnız kalmasında, küçük kızın ormanda tecavüze uğrayıp köpeğe parçalatılmasında, bedenini satan kadınların korkunç evlerinde, yakarılan ve dua edilen tanrı yoktu.

Maldoror öyle öfkeli ki. O kötü adam. O adı geçildiğinde insanları titreten şeytan. Bütün karanlıkların toplandığı bir beden.

Hiçbirinizin söyleyemediği cümleleri o söylüyor. Bitmesini hiç istemedim. Bunları duymayı, gerçekleri duymayı özlemişim. Yerler ucuz aşk safsatalarını. Kaçınız onun dediklerini duymaya hazır?
Eminim ki tekrar tekrar okuyup o kötülüğü belleğimde canlı tutmaya çalışacağım.

22-23 yaşında yazmak tüm bunları, 24 yaşında ölmek. Belki sandığın kadar kötü değildin Maldoror.

-Okuduğum en iyi kitaplardan.
320 syf.
·Puan vermedi
Küreselleşme sürecinin emeğin doğasında yol açtığı değişim, yeni düzenin özgürlük ve güvenlik anlayışlarının değişen çehresi, yoksulluktan yararlanma biçimleri ve eğitimin yeni örgütlenme tarzı gibi meseleler üzerine kaleme aldığı eleştirel denemelerde Bauman, neoliberal rasyonalitenin aşka biçtiği değer ve postmodern toplumun cinselliği nasıl algıladığı ve kullandığı gibi, görece az kafa yorulmuş konularda da ilginç gözlemler yapıyor. Freud'cü baskıcı varsayım gibi Foucault'cu panoptik iktidar modelinin de cinselliğin postmodern kullanımlarını anlamadaki yetersizliklerine değinen yazar, artık herhangi bir norma ya da üreme rejimine uymak zorunda olmayan cinselliğin müphem karakterinin ve “an”a ilişkin olmasının toplumsal içerimlerinin altını çiziyor.
Bireyselleşmiş Toplum'da Bauman, günümüz entelektüellerini duyarsızlıklarından dolayı azarlıyor ve onları yeniden oyuna davet ediyor.
Cengiz Tolstoyevski
Cengiz Tolstoyevski Kısa 20. Yüzyıl: 1914-1991 Aşırılıklar Çağı'ı inceledi.
%53 (411/788)
·Beğendi·Puan vermedi
Kitabın özetlenecek yanı pek yok. Tuğla gibi kalın bir kitap. Gazete küpürlerinden taşıp da sayfalara bulaşan bir dehşet var. Ölüm kol geziyor bu yüzyılda. Almanlar 1.dünya savaşında 1.8 milyon, Fransa 1.6 milyon ve Britanya 800.000 insan kaybediyor. 2.Dünya savaşındaki ölü sayısı 3-5 katıdır. Almanların Leningrad kuşatması 900 gün sürüyor. Açlık ve bitkinlikten 750 bin insan ölüyor. 2.Dünya savaşında Almanya'daki 5.7 milyon Rus savaş tutsağın 3.3 milyonu ölüyor. Polonya'daki ölüm kamplarına trenlerle ulaştırılan 5 buçuk milyon Yahudi öldürülüyor.
Gelmiş geçmiş en kanlı yüzyıldır 20.yüzyıl.
320 syf.
bir modernite ve holocaust olmasa da en'ler arasında yerini alan bauman kitabı.

bauman modernliğin çıkmazlarından hareket ederek postmodernizm ve etik üzerinden toplum ve devinim tartışmalarını gerçekleştirmiştir. modernist toplumun açmazlarının, toplumun aynı doğa halinde yansıtılan hobbes-çu teorilerden farklı olduğunu ve asıl olanın salt toplumsal düzen için otoriter fikirlerin etkin kılınması değil, toplumda bir arada yaşamaya çalışan ve birbirinden farklı olan kesimlerin, diğerleri için rahatsız edici olmamasıdır. bu yaklaşım içinde yeniden tanımlamaya çalıştığı postmodernizm ve bağlantılı olduğu etik anlayışın temelleri öteki için olmak olgusunun temellerini oluşturmaktadır. bu noktada demokrasi olgusunu yeniden işlemiş ve bunu, hobbes-çu yaklaşımın esnekliği olarak kullanılmasını değil, toplumun kendini gerçekleştirmesi noktasında bir adım olarak yorumlamıştır.

liberal düşüncenin kendini açıklayamadığı noktalardan biri olan vatandaş-birey-müşteri bağlamında kalan insanın sorunu konusunda bauman oldukça net çözüm yolları sunmuş, sorunun giderilmesi için başta yaşam ve bakış açısının değiştirilmesi gerektiğine konuyu atfederek virgül atacak şekilde son cümleyi bırakmıştır.

bu noktadan sonra insanlar arasında kitap üzerinden tartışma başlıyor.

bauman burada bir devrimden mi bahsediyor yoksa evrimden mi? bunların dışında salt bir sistem düzenlemesi gerektiğine mi atıfta bulunuyor? soruları üzerinden tartışması oldukça zevkli bir kitap.

Yazarın biyografisi

Adı:
Yavuz Alogan
Unvan:
Çevirmen, Editör
Ocak 1983'ten beri çeşitli yayınevleri için çevirmenlik ve editörlük yapmaktadır.

Yazar istatistikleri

  • 4 okur beğendi.
  • 805 okur okudu.
  • 67 okur okuyor.
  • 1.398 okur okuyacak.
  • 40 okur yarım bıraktı.