Yıldız E. Canpolat

Yıldız E. Canpolat

Çevirmen
8.0/10
581 Kişi
·
1.865
Okunma
·
0
Beğeni
·
220
Gösterim
Adı:
Yıldız E. Canpolat
Tam adı:
Yıldız Ersoy Canpolat, Yıldız Canpolat Ersoy, Yıldız Canpolat
Unvan:
Türk Öğretim Üyesi, Çevirmen
Çorum’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı’ndan mezun olduktan sonra Madrid Complutence Üniversitesi’nde İspanyol yazını üzerine çalışmalar yaptı. Yurda dönüşte Hacettepe Üniversitesi’nde akademik kariyere başladı, daha sonra Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi İspanyol Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı’nda öğretim üyesi olarak çalışmalarını sürdürdü. Meksika’da Colegio de Mejico’da uzun bir süre Latin Amerika yazını ile ilgili araştırmalar yaptı.
Pio Baroja’dan çevirdiği Bilgi Ağacı ile 1983 Yaşar Nabi Çeviri Ödülü’nü kazandı. İspanyol dili ve yazınının ülkemizde tanınması için yaptığı hizmetlerden dolayı 1991 yılında İspanya Kralı Juan Carlos tarafından Liyakat Nişanı ile, bir yıl sonra da Arjantin Hütümeti tarafından Latin Amerika yazını ile ilgili çalışmaları için Üstün Hizmet Nişanı ile ödüllendirildi. İspanyol yazar Luis Martin-Santos’tan çevirdiği Sessizlik Zamanı ile Kâzım Taşkent Klasik Yapıtlar Dizisi Çeviri Ödülü’ne layık görüldü.
Ankara Üniversitesi’nden emekliye ayrılan Prof. Dr. Yıldız Canpolat’ın İspanyol ve Latin Amerika yazınlarıyla ilgili çok sayıda makalesi, kitabı ve tanınmış yazarlardan yaptığı otuz kadar çevirisi vardır.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
225 syf.
·2 günde·8/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Sis kitabını önerdim:
https://youtu.be/geVOXsOAOfo

Bask Bölgesi + Katalonya + Endülüs + Diğer İspanyol şehirleri = İspanya

Kan + balgam + safra + sevda = Sağlıklı vücut

Orfeo + Evridiki + Aristaeus + lir = Müzik

Augusto (kan) + Eugenia (balgam) + Ludovina (safra) + Rosario (sevda) = Sisle vücut bulan sesli bir İspanyol "nivola"sı.

Sisin hangi çeşidinden başlamalı?

Kitap, 1914 yılında yazıldı. I. Dünya Savaşı'nda İspanya tarafsız devlet kaldı. Kitabın yazımından 5 yıl önce 1909 yılında Trajik Hafta'da anarşistler, sosyalistler ve cumhuriyetçiler militarizme ve sömürgeye karşı isyan etmişti. Siyasi sis.

İspanya coğrafyası Bask Bölgesi, Katalanlar, Endülüs İspanyası ve belli başlı diğer İspanyol şehirlerinden meydana geliyor. Coğrafi sis.

Orfeo, Aristaeus'tan kaçan sevgilisi Evridiki'yi bulmak için Tanrılardan müzik ve liri aracılığıyla yardım ister. Mitolojik sis.

Augusto'nun olmak ve görünmek istediği karakter çıkmazı Mauricio. Psikolojideki karşılığı alter ego. Psikolojik sis.

İbn Sina gibi tıp alimlerine göre vücutta dört sıvı vardır: Kan, balgam, safra ve sevda. Kısaca ahlat-ı erbaa. Bunlar vücutta dengeli bir miktarda karışırsa vücut da sağlıklı olur. Fakat biri diğerinden fazla olursa bünyenin sağlığı bozulur. Bask Bölgesi, Katalanlar, Endülüs İspanyası ve diğer İspanyol şehirleri dengeli bir miktarda karışırsa sağlıklı bir İspanya vücudu olur. Eğer Madrid Barcelona'dan fazla olursa İspanya'nın vücudunun sağlığı bozulur.

Augusto, Eugenia, Ludovina ve Rosario karakterleri dengeli bir şekilde karışırsa edebi bir Sis olur. Eğer kadın karakter Eugenia Rosario'dan fazla olursa Unamuno'nun edebi kurmacasının dengesi bozulur. Unamuno da kitabında böyle demiş bize:

"Karıştırmak gerek. Özellikle karıştırmak, her şeyi karıştırmak. Uykuyu uyanıklıkla, düşü gerçekle, özgünü sahteyle karıştırmak; bütün her şeyi tek bir siste karıştırmak." (s. 190)

Gerçek ile kurmaca karışır edebi sis içerisinde. Kan olan Augusto'nun, mide işlevindeki safra Ludovina'nın hazırladığı özsularıyla karışması gibi:

"(...) midenin kanı oluşturan özsuları hazırladığını, kalbin, işlevlerini yerine getirebilmeleri için beyni ve mideyi bununla beslediğini, beynin de midenin ve kalbin hareketlerini idare ettiğini söylüyordum." (s. 214)

Sevdayı karşılayan Rosario, normalde tiksineceğimiz ve insanın kafasını sürekli bulandıran balgam işlevindeki Eugenia ve mide işlevindeki Ludovina'yı fizyonomik bir sis içerisinde karıştırır:

"İmgelemime ve kafama hitap eden Eugenia, yüreğime hitap eden Rosario, mideme hitap eden aşçımız Ludovina." (s. 155)

İnsan, köpeğin Tanrısı. Orfeo, lirin Tanrısı. Tanrı, insanın Tanrısı. İnsan ölürse köpek ölür. Orfeo ölürse müzik ölür. Tanrı ölürse insan ölür.

Karıştırmak gerek. Özellikle karıştırmak, her şeyi karıştırmak. Bütün her şeyi tek bir siste karıştırmak...

Orfeo, Augusto'nun köpeği. Anarşizm, militarizmin köpeği. Müzik, piyanonun köpeği. Eugenia, piyano çalar. Augusto, lir Tanrısı köpeği Orfeo'yla birlikte hayatının müziğine kavuşur. Intro'da müzik ölüyse, outro'da da müzik ölüdür. Müzikal sis. Bütün her şeyi tek bir siste karıştırmalı.

Unamuno, Bask Bölgesi (Bilbao) doğumlu. Üstkurmaca. Kurmaca içinde kurmaca. Yazarla karakteri konuşturmaca.

"Kadınlar çok göz alıcı ve güzel
Yüreğim öyle salak ki haberi yok yaşlanmışım
Bu ben, ben değil
Bu ben, ben değil" Peyk - Bu Ben şarkısı

Augusto, salağın teki. Kendisinin öteki bir ben'e sahip olduğunu söyler. Alter ego. Yüreği de çok salak. Rosario. Bir kadını seven bütün kadınları sever. O kişi için bütün kadınlar göz alıcı ve güzel olur.

Karıştırmak gerek. Özellikle karıştırmak, her şeyi karıştırmak. Bütün her şeyi tek bir siste karıştırmak...

Katalanların çalışkan ve ticari bir zekası var. İspanyollar bunları balgam gibi görüp vücutlarından atmak ister. Oysaki kan, balgam, safra, sevda olmadan dengeli bir vücut sağlığı da olmaz. İspanyollar neşeli, eğlence arayan ve boğa güreşleriyle vakitlerini geçiren "kan"lı canlı bir millet. Safrası, butifarra, fideua, chorizo sosis, paella. Sevdası Bask ve Endülüs arasındaki mesafenin uzaklığı. Mesafeler ne kadar uzaklaşırsa duyulan sevgi de o kadar artar. Augusto ve Eugenia'nın yaşadığı gibi.

"Özgürlük, akılsız yüreğe göre değildir." Dostoyevski.
Özgürlük, Katalansız İspanya'ya göre değildir.
Özgürlük, Augusto'suz Eugenia'ya göre değildir.
Özgürlük, Augusto'suz Orfeo'ya göre değildir.
Özgürlük, Evridiki'siz Orfeo'ya göre değildir.
Özgürlük, anarşizmsiz militarizme göre değildir.
Özgürlük, Sis'siz Unamuno'ya göre değildir.

Karıştırmak gerek. Özellikle karıştırmak, her şeyi karıştırmak. Bütün her şeyi tek bir siste karıştırmak...
225 syf.
·Beğendi
“Sis”e inceleme yazmayı düşünmüyordum ancak bazı düşünceler sıcağı sıcağına kağıdın güvenli kollarına emanet edilmezlerse kısa bir süre sonra unutuluyorlar ve ben bu hissi hiç sevmiyorum. Bu yazı bir tür “kendime hatırlatmalar ve çağrışımlar yazısı” olacak baştan belirteyim. İstanbul Okuma Grubu’nun toplantılarını seviyorum. Birkaç saat boyunca beyin fırtınası yoluyla herkesin kendine has fikirlerini özgürce ifade ettiği motive edici toplantılar yapıyoruz ve ben her defasında -toplantı sırasında pek fark etmesem de- sonrasında beynimde şimşekler çakarken buluyorum kendimi. Şimdi gecenin bir vakti yazmak için oturmuş olmam da yine bu etkiden.

“Sis”e dair ne söylenebilir? Açıkçası Unamuno’nun hayat hikayesi “Sis”ten daha enteresan geldi bana öncelikle onu ifade edeyim. Dik duruşu, hiçbir totaliter sistem karşısında hiçbir zaman boyun eğmemesi, hayatı boyunca doğru bildiğini savunması, bildiği yabancı diller, hatta sevdiği bir yazarı okumak için o yazarın dilini öğrenmesi hayran etti beni kendine. (Detaylı okumak isteyenler şu yazıya bakabilir: (http://www.cumhuriyet.com.tr/...guel_de_Unamuno.html)

Romana dair neler söylenebilir dediğimizde ise… Öncü bir roman olduğu, pek çok postmodern romanda görülen teknik özellikleri çok erken bir tarihte kullandığı, katmanlı bir yapısı olduğu, yazarın bu romanla “Aslında bütün edebi eserler bir kurgunun parçası, onları pek de ciddiye almayın, onlar yazarın zihninin oyunları, diyalog diye okuduklarınız da yazarın monologları.” dediği / demek istediği söylenebilir. Yazarın kitabının türüne “nivola” demesinden yola çıkarak kendi türünü oluşturma çabası içine girdiği, nivola’nın novela’dan farklı olarak Unamuno’ya has bir tür olduğu, hatta Unamuno’nun romanına “nivola” adını vermesinin eleştirmenlerin eleştirilerinden kurtulma yöntemi olduğu da ifade edilebilir. Kitaptaki metinlerasılıktan söz edilebilir, hatta Unamuno’nun eserlerine göndermede bulunduğu isimler ve yazarlar tek tek tespit edilip buna dair bir çalışma yapılabilir. “Neden sis?” Sorusu sorulup sonra yazarın sis metaforu ardına neler gizlediği üzerine uzun uzun yazılabilir. Roman kahramanının bir -ya da birkaç kadının- peşinden koşmasından yola çıkarak romanın bir aşk romanı olarak ortaya çıktığı sonra başka bir şekle evrildiği ifade edilebilir. Romandaki her biri nev’i şahsına münhasır karakterlerin tek tek özellikleri çıkarılıp bu karakterler üzerine uzun yorumlar yazılabilir hatta felsefeci köpek Orfeus’un bile romana konulmasının bir anlamı olduğundan söz edilebilir bununla da yetinmeyip Orfeus isminin tercih nedenleri üzerinden bir isim sembolizasyonu çözümlemesi yapılabilir. Bu liste uzar gider…

İnsanın dünyaya gelme gayesi nedir? Neden kitap okuyoruz, herkesin gezip tozduğu bu güzel bahar gününde sıcak ve havasız bir salonda kendimizden geçercesine neden bir kitabı tartışıyoruz, bütün bunlar niye? Unamuno, Danimarkalı filozof Kierkegaard’ı anlamak için Danca öğrenmiş bir yazar. Onu çok iyi anlıyorum zira ben de bir ara Aytmatov’u anlamak için Rusça öğrenmeye başlamıştım ve Unamuno kadar azimli çıkmasam da empati kurabilecek durumdayım. Kierkegaard’ın “Ölümcül Hastalık Umutsuzluk” kitabını okurken kitaptaki bir bölüm çok dikkat çekici gelmişti bana ve üzerinde uzun uzun düşünmüştüm. Sonra Sis’te de şu cümlelere rastlayınca bendeki taşlar yerine oturdu. Alıntıları arka arkaya paylaşacağım:

“Yalnızlık gereksinimi her zaman içimizde tinsel bir yan olduğunu kanıtlar ve bu tinselliği ölçmemizi sağlar. Kuşbeyinli insanlar sürüsü, birbirinden ayrılamayanların kalabalığı bu gereksinimi o kadar az hisseder ki, muhabbet kuşları gibi yalnız kaldıkları an ölürler; kendilerine şarkı mırıldanmadıkça uyumayan küçük çocuklara benzerler; onlara yemek, içmek, uyumak, dua etmek ve aşık olmak, vs. için gerekli toplumsallığı sağlayan şarkı nakaratlarına gereksinimleri vardır.” (Soren Kierkegaard, Ölümcül Hastalık Umutsuzluk, çev: Mukadder Yakupoğlu, Doğu Batı Yayınları, s. 75)

“Hemen hemen hepimiz bilinçsizce sıkılıyoruz. Sıkıntı yaşamın temeli; oyunları, eğlenceleri, romanları ve aşkı bulan sıkıntıdır. Yaşamın sisi, tatlı bir sıkıntı, ekşimtırak bir likör damlatıyor. Bütün bu günlük ve anlamsız olaylar; vakit geçirdiğimiz, yaşamı uzattığımız bütün bu tatlı söyleşiler dünya tatlısı sıkıntıdan başka nedir ki?” (Unamuno, Sis, s.21)

Yani özetle "her şey can sıkıntısından" diyor Kierkegaard da Unamuno da. İnsanın bu hayatta ilk yüzleşmesi gereken konu yalnız olduğu gerçeğidir. Ne zaman bu hakikati kabullenir ve bu doğrultuda hareket edersek rahat ederiz. Ne zaman ki yalnızlığı bir külfet olarak değil de bir nimet olarak görmeye başlar bakış açımızı değiştiririz ve bu durumu eser yaratmak için bir fırsata dönüştürürüz işte o zaman hayatımız çok daha yaşanabilir hale gelir. Yalnızlığımızla yüzleşmek ve bu yalnızlıktan ve onun getirdiği can sıkıntısından kurtulmak yerine yalnızlığımızla barışmak kastettiğim. Gece vakti bir kitabın zihnine doldurduklarını sıcağı sıcağı yazmanın mutluluğu, bir deniz kenarında tabiatın yeni yeni uyanmaya başladığı bir bahar gününde güneşin verdiği mutlulukla kanatlarını yıkayan martıları seyretmenin coşkusu, çimlerin arasında nasılsa açıvermiş mor bir gelinciğe rastlamanın çılgın sevinci, üç yapraklı yoncaların arasında dört yapraklı bir yoncaya rastladığında duyduğun o tarif edilemez hayranlık, demli bir çay, bol köpüklü bir Türk kahvesi, ruhu ruhuna eş bir yazar bulmanın keşfi… Yoksa şarkıda da dediği gibi "yalnızlık ömür boyu"...

BLOGUMDAN İLGİLİ ŞARKI EŞLİĞİNDE OKUMAK İÇİN:
https://hercaiokumalar.wordpress.com/...yalnizlik-omur-boyu/
225 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Bu kitabı ocak ayındaki fuarda almış,8 Ocak 2017 diye de üzerine not düşmüştüm.Ancak sırasını beklemek zorunda bıraktığım kitaplardan biriydi.Belki de yazarı tanımıyor oluşum ve aldığım ilk kitabı olmasıydı bu sıralamanın nedeni.Hakkında bildiğim tek şey ise,bir gün bir arkadaşıma hediye aldığım kitaba yazdığım ve ona ait olan “Yaşamın tek öğretmeni yalnızca yaşamdır” sözüydü.Ve artık okunma zamanı geldiğini düşünüp elime aldığım andan itibaren içinde kaybolduğum düşünsel bir serüvene dahil olacağımı tahmin edemediğim ve bitişinden üzüntü duyduğumu hissettmeme de neden olan güzellikte bir kitap olduğu fikriydi.Böylesi güçlü bir yapıtla karşılaşınca istiyorsunuz ki bundan sonra elinize aldığınız ilk kitaptan itibaren tüm diğerleri bu şekilde sizi doyursun,düşünsel sarsıntı yaşatsın,size eklemlensin,varlığınıza yeni bir esinti kaynağı olsun…

Bu,bir roman tasvirindeki derinlikli bir felsefi yaratımdı bana göre..Ve felsefeye ilginiz varsa ruhunuza ayrıcalıklı bir doyum sunacağına emin olun…

Kitaba normal bir romana başlar gibi başlıyorsunuz,varlıklı bir adam,güzel bir kadın,bir ev, süregiden bir yaşam ve birkaç insan daha.. Normal ve bilindik bir hikaye kurgusu başlangıcı olduğunu size düşünürerek kadın-erkek ilişkisi ile başlatılan romanın aslında öyle olmadığını ve olmayacağını, satırlarda kontrolsüzce ilerleyişinizi fark ederken dikkatinizi daha farklı bir çabayla toplamaya başlıyorsunuz.Bu çaba daha çok düşünsel yetilerinizi ortaya koymanız gerektiğinin alarmını verir gibi bir uyarıya dönüşmeye başlıyor!Çünkü şimdiye kadar okuduklarınızdan farklı bir kurguda yer aldığınızı hissettiren bir yazarla tanışmış olduğunuzu anlamaya başlamakla birlikte romanın felsefi derinliği olan bir anlatıya dönüşeceğinin idraki üzerinde olacağınız Unamuno’nun ne demek istediğini anlamak üzere size farkındalığınızı artırıcı bir oturuş pozisyonu aldırıyor..Algılar açık,dikkat uyanık,beyin çalışmaya hazır…

Önsözden itibaren karşılaştığınız cümlelerdeki felsefi mesajların hayata dair değinmelerinde zihin istemdışı da olsa sorgulamaya başlıyor bile. Altını çizdiğim ilk satırlardan biriydi önsözde; “..bir yerde acı yoksa ironi de yoktur ve sakınım mizahla kavga halindedir..” Önsözün çekiciliği ise başlı başına kafa yorulması gereken bir bölüm olarak önce sizi etkisi altına alarak düşündürmeye zorlarken kitabın sonlarına geldiğinizde zaten yaşamış olduğunuz genel şaşkınlığınız daha da artıyor.Önsözü yazan kim?

Hem bir hikaye hem de varoluş gerçekliğinin sorgulanmaya başlandığı sahnelerin içinde yer alırken diyalogların çokça oluşu ve akıcılığı size kendinizi bir tiyatro sahnesinin baş aktörlerinden biriymiş gibi hissettiriyor.Konu itibariyle insan-aşk-acı-ruh-varlık-evlilik-yaşam vs. ekseninde sorgulanan varoluşun ruhunuzdaki tezahürü o anda başkalaşım geçirmeye müsait bir hal alıyor.İşte tam da o bölümleri bir solukta okumamak gerek,anlatım dili ne kadar akıcı olsa da.Çünkü o bölümlerde insanın hayat ile olan bağlantısının felsefi temeline “varoluş” yoluyla uzanırken,bu sorunlara dair yanılsamaları sıradışı bir üslupla uzunca bir diyalog içerisine yerleştiriyor yazar.Anlatının omurgasını bu diyaloglar oluşturuyor. Yazar,her okurun beynine,ruhuna Agusto vasıtasıyla ulaşma amacını güderken bunu ustaca kaleme döktüğü bir anlatıya dönüştürüyor.

Agusto Perez’in hissettiği aşkın beraberinde acıyı getirmesi, ona kendi varoluşunun kaynağına dair sorgulamaları başlatırken acı duyduğu ölçüde var olabildiğini de öğretiyor.İlk kez, acı çektikçe düşündüğünü,düşündükçe varlığını,acı çektikçe ruhunu hissediyor. Descartes’in o ünlü “düşünüyorum öyleyse varım” sözü,onun zihninde sürekli “varım o halde düşünüyorum” , "seviyorum öyleyse varım" gibi kendince söylemleriyle değişimlere uğruyor ve soluksuz bir septik sorgulamanın içinde buluveriyor kendini.Düşlerimizin düş kırıklıklarına dönüşümünde yaşadığımız acının derinliği, insanı felsefi boyutuyla düşünmeye zorluyor belki de her seferinde.Bir nedensellik döngüsü içinde yaşamın varoluş gerçekliğini aklileştirme çabasıyla Perez, içinde bulunduğu durumu ve geldiği noktayı ruhsal bir bakış açısıyla yeniden irdelerken kendinde gördüğü eksiklikleri de zihninde kurguladığı psikolojik deneylerle tamamlamaya ve aradığı sorulara yanıt bulmaya çalışıyor.Ruhunda çığlık atan aşkın acısıyla zihnindeki ve ruhundaki karmaşayı dindirme çabası onu üç kadın arasında kurguladığı deneysel bir deneyime sürüklerken, aşkını da bu deneye teslim etmekten başka çaresi kalmıyor. Bu bölümleri heyecanlı bir film izler gibi tasvir etmekten kendinizi alamıyor,içinizden yükselen sesleri Agusto’ya duyurmak istiyorsunuz hatta.Onu uyarmak ister gibi.Bir aşk bir insanı tahmin edemeyeceği bir sona ulaştırabilir mi?Felsefeyi ve tüm kavramları bir yana bırakarak düşünecek olursak Agusto’nun son noktada -deney sonrasında- yaşadığı acının boyutlarını anlamamak imkansız olurdu.İnsanların sevinçleri farklı olsa da acıları ortaktır neticede ve bazı acılardaki duyguların derinliğini duyumsamak elbette ruhun ilk ve en kolay algıladığı şey olabiliyor.Özellikle bu bir kadının sadece gözlerinde başlayan aşkın acısıysa!... Fakat her deneyimin acısı, her kişiyi farklı bir idrak boyutuna ulaştırırken kimilerinde ise yaşamın en öngörülemez noktasına taşımış olduğu sürprizini de beraberinde getiriyor.

Agusto’nun yaşamında,düşüncelerinde ve hayatını etkisi altına alan bu aşk deneyiminde her şeyin bir sis tabakası gibi beynini kapladığını, görünenle görünmeyeni,bilinenle bilinmeyeni varoluş temelinde ayırt etme noktasında yaşadığı her şeyin düşsel bir yanılsama gibi olduğunu ve fakat aynı zamanda olmadığını da anlamaya, hatta kendini ikna etmeye çalışırken, karmaşık olan hayatın idrakinin kavramsal zorluğunu da ustaca gözler önüne seriyor yazar.Özellikle finalde.Kitaptaki en önemli bölümlerden biri de sonda yer alan Agusto’nun köpeği Orfeo’nun monologlarının dikkate değer oluşu.Bağlılık kavramının üzerinde bu noktalarda üstüne basa basa durmuş ve bizi en acıtan ve düşündüren bölüm olarak müthiş bir tasvirle sahnelenmesini sağlamış diye düşünüyorum.

Bunun dışında bahsi geçen varlık,mülkiyet,mülkiyetin gücü,maddi kavramlar üzerine değinmelerinin boşuna olmadığını,yazar hakkında biraz araştırma yapınca anlıyorsunuz.Faşizme olan karşıtlığı nedeniyle tepkilere maruz kaldığı,sürgün edildiği ve ölümüne dair bilgiler sizi ona ve onun deliliğinin boyutlarını anlamaya daha da yaklaştırıyor.

Yazar ummadığınız bir sürpriz de yapıyor sonlarda. Birden bire kendinizi bambaşka bir yerde bulmanız, ummadığınız biriyle bir diyaloğun sahnesinde olmanız sizi şaşkına çevirirken, yazar şimdiye kadar böyle bir sahnenin içinde yer almadığınızı da size fark ettirerek sıra dışı bir deliliğin üstadı olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.İşte sadece oldukça ilginç olan bu deneyimi yaşamanız için bile okunmayı hak eden bir kitap.

Çok hassas olma çabasıyla ve çok zorlanarak,ipucu vermemeye çalışarak, adeta kıvranarak kapalı ifadelerle bu incelemeyi yazma gayretinde oldum elimden geldiğince,fakat aynı zamanda bunun bir inceleme olmadığının da farkındayım böyle bir yazarla tanıştıktan sonra..Ancak bir edebi yapıtta varoluşçuluğu; bilindik bir konu olan aşk ile böylesi bir ustalıkla anlatma,okuru hiç beklemediği bir yerden vurup düşünsel yetilerini zorlayıcı bir kurgunun içine çekme ve tüm bildiklerinizi size yeniden sorgulatma yeteneğine sahip Unamuno’ya hayran kaldığımı,zekasının ne kadar incelikli kıvrımlara sahip olduğunu belirtmeliyim.Böyle yazarlar tanıdıkça hiçliğinizin bir kez daha farkına varıyorsunuz..

Mutlaka okuyun..
Keyifli okumalar dilerim.
Sevgiler...
143 syf.
Sevgili Borges
Bu incelemeyi evrendeki bir yerden ve zamandan yapıyorum. Ve sende bu evrendeki bir yer ve zamandasın kitabın içerinde yer alan "Kum Kitabı" öyküsünde dediğin gibi aramız sonsuzluk..

Hiç bir zaman süslü cümleler kuramadım. Kendimi yaşam denen akarsuya bırakıp duygularımı da o yönde sürükledim. Kitapları yoğun olarak okuduğum şu dönemde içten içe bende şiirlestim. Ve Borges gibi muhteşem bir yazarla tanışmam ise Sevgili Ebru Ince yle yani benim Kara Kraliçemle babil kitaplığı serisine başladığım şu son aylar oldu :)

Bu öykü kitabında Borgesin "Babil Kitaplığı" adını verdiği serisinden derlemiş olduğu kitapların tadını buldum diyebilirim ama rastgele yazılan öykülerden değil. Bunları sindire sindire okudukça anladım. Kitabın içerinde yer alan 13 öykü hayatlarımızdan geçen teğet doğrular gibi.
Bazı sayfalarının hepsi çizilmeyi, şahsınız tarafından anlamlandırılmayı bekliyor. Ufak ufak hayatlardan kesitler olsa da az sözle çok düşündürmesi bence kitabın vurucu tarafı olmuş. Bir de dikkatimi çeken şey Borgesin önsöz yerine sondeyiş vermiş olması ve bunu şu şekilde açıklıyor;

"Okurun henüz karşılaşmadığı öykülere öndeyiş yazmak, bu, olay örgüsünün çözümlenmesini gerektirdiği ve bunu da önceden yapmak elverişsiz olduğu için bir bakıma imkânsız bir iş. Böylelikle ben sondeyiş yazmayı yeğliyorum."

Bu şekilde anlamlandirmasi onu daha çok sevmemi sağladı diyebilirim.

Kitaba başladığımda ise ilk öyküsü "Öteki" ile karşılaştım ve Papinnin Kaçan ayna eserinin tadını aldığımi hissettim ama yanılmışım çünkü Papinni karamsar bir şekilde farklı zamanlardaki kendisi ile yüzleşirken Borges kendisiyle uzlaşıyor.

Çalakalem okunmayı ve üstünde düşünülmeden geçilecek bir eser değil. Ya düşünerek okuyun yada hiç okumayın. Kendinizi de yazari da heba etmeyin. Borgesime iyi bakın :)
124 syf.
·2 günde·Puan vermedi
Bazı zamanlar inceleme yazmak için çok heyecanlı oluyorum. Bu kitabı okurken de ne yazacağım diye düşünmekten kitabı doğru düzgün okuyamadım. Çünkü bu kitabı daha doğrusu bu yazarı herkesin -yani herkes dediysem o kadar da herkes değil tabi- okumasını istiyorum.

Devam etmeden önce kitabı okurken bir çok İspanyolca müzik dinledim. Bunlardan birisi birazcık hızlı olsada, cümlelerin ritmine o kadar uydu ki bitirene kadar hep aynı müziği dinledim, ve bu satırları yazarken de hala dinliyorum. Müzik bağımlılık yapıyor önceden uyarayım. Ancak YouTube’dan bulamadım, Spotify linkini koyuyorum ordan dinleyebilirsiniz umarım.

https://open.spotify.com/...nPpK77QaO6iAU4StEyZA

Müziği verdikten sonra gelelim yazara. Kısa bir süre yazdığım “Zweig iki yüzlülüğü” temalı yazımı burada tekrar anmak istiyorum. Aynı şekilde Miguel de Unamuno isimli yazarda popülariteye kurban gitmiş yazarlardan birisi. Yine çok az kişi okumuş (yazıyla elli yedi kişi), şaşırmıyorum artık eskisi kadar. Her neyse bu incelemeyi okuyacak kadar meraklı arkadaşlar varsa bu yazarı kesinlikle tavsiye ediyorum. Karakter olarak çok üstün bir insan, faşizme, baskıya karşı dimdik durmuş hümanistliğinden ödün vermemiş, Cervantes’ten, Nietzsche’den etkilenmiş varoluşçuluğu benimsemiş, ölümle ve özgürlükle ilgili birçok şeyler yazmış. Biraz böyle araştırmanızı isterim okudukça insanın içi açılıyor.

Kitabı da aynı şekilde insanın içini açıyor, okuduğum her cümleden keyif aldım. Başlangıçta neden böyle bir isim seçtiğiyle ilgili okuru bilgilendiriyor. Sanki bizim gözümüzden yazmış neler sorabileceğimizi düşünmüş gibi. Diğer üç öyküsü de birbirinden etkileyici ve gerçekten okumaya değer. İlk kitabını okuduğum bu yazarı bundan sonra takibe aldım, eserlerini mümkün mertebe okumaya çalışacağım.

Ve Romalılar son olarak sizlere seslenmek istiyorum. Dünyada Ruslar, Fransızlar, İngilizler, Almanlardan başka milletlerde var. Japon edebiyatından, İspanyol edebiyatına, Halil Cibrandan Aytmatov’a oradan Lorca’ya ve Unamuno’ya uzanan binlerce kıyıda köşede kalmış ana akım edebiyatta yer alamamış yüzlerce güzel yazar var.

İster gerçek, ister düşsel ister yazınsal olsun, her yolculuğun hedefi bu değil mi? Döndüğünde yaşamaya daha değer bir dünya bulmak, keşfetmek, yaratmak. Dünyayı yaşamaya değer bir yere dönüştürmek...

İşte bunu sadece herkesin okuduğu kitapları okuyarak yapamayız diye düşünüyorum. Yeni yazarlar, yeni insanlar, yeni dünyalar keşfetmeliyiz. Sonrası kendiliğinden gelecektir.

Okuduğunuz için teşekkür ediyorum.
143 syf.
·6 günde·9/10
Kum Kitabı’nı İletişim yayınlarından okudum. İletişim Yayınlarına ayrı bir sempatim var. Kitapların Kapakları olsun, yazım fontu olsun, harflerin rahat okunabilir büyüklükte olması olsun bir okur olarak beni cezbediyor. Yeni basımlarında “Kronoloji” başlığı altında yazara etki eden evrensel ve kişisel olayları tarihsel sırayla vermesi de gayet hoş. Gerçekten seçici ve kaliteli bir ürün için çabaladıklarını ben hissedebiliyorum ve İletişime, bu vesileyle hakkını teslim etmek istiyorum. Umarım hep bu çizgide yol alırlar.

Kum Kitabı, adını alan öykü ile birlikte toplamda on üç öyküden oluşuyor. Öykülere gelmeden evvel James Woodall’ın Önsözü ile Borges’i daha yakından tanıyoruz. James Woodall; The Times, Sunday Times, Independent ve Daily Telegraph gibi gazetelere sanat ve edebiyat eleştirileri yazan bir muhterem. Daha başka yazılarına tesadüf etmedim fakat Borges özelinde gerçekten bilgilendirici bir yazım oluşturduğunu ifade etmem gerek. “Kronoloji” ve “Önsöz” bu bağlamda okuru Borges’e gayet iyi hazırlıyor. Bunların yanı sıra birde Borges’in öykülerine istinaden yazdığı son deyişi de var. Okur, bu son deyişle beraber tüm öyküleri güzelcene sindiriyor diyebilirim.

Benim yazacağım inceleme kendi düşüncelerimin yanında “Önsöz” ve “Kronolojiden” de beslenecektir. Girizgâhımın bu vaziyette olması alıntılayacağım bilgileri buraya daha rahat yazabilmek adınaydı. Yazıya biraz sıkıcı başladığımın farkındayım ama takdir edersiniz ki kimse alıntıladığı bilgilerin çalıntı olarak dönmesini istemez.

Borges 1899 yılında Arjantin’in Bounes Aires şehrinde doğuyor. Babaannesi bir İngiliz olduğundan İngilizceyi ana dili gibi öğreniyor ve 11 yaşına geldiğinde Sheakspear’ı İngilizce okuyacak seviyeye geliyor. Çocukluğunda onu en çok etkileyen yazarların başında ise H.G. Wells geliyor. Borges Ailesi Avrupa ziyaretleri sırasında I. Dünya Savaşının patlak vermesiyle Cenevre’ye yerleşiyorlar ve burada da Borges Fransızcayla Almacayı öğreniyor. Sonrasında kör olana değin Anglosakson dilini bile öğreniyor. Bu arada bahsi gelmişken aileden kalma kalıtsal bir hastalıkla ilerleyen yaşlarında kör oluyor. Konuyu fazla dağıtmadan devam edeyim, bana göre hayatının en önemli kırılma noktası, savaş sonrası İspanya’ya gitmesi oluyor. İspanya’da “Ultraismo” adında edebi bir harekete katılıyor ve ardından ilk şiiri yayınlanıyor. Yani yazım hayatına yavaş yavaş ciddi adımlar atıyor Borges. İspanya topraklarına ayak basıp da Cervantes’ten etkilenmemek olur mu? Woodall’ın deyimiyle Cervantes’e yakınlık duyuyor.

Bir öykü yarışmasında Samuel Beckett ile ödüle ortak oluyor. Tabi Beckett bir on sene evvelinden “Godot’yu Beklerken” eseri ile ünleniyor fakat Borges, edebiyat dünyası için henüz yeni bir yüzdü. Yeni olmasına rağmen savaş sonrası yazar kuşağının öncüsü haline geliyor. Borges’in ayrıcalığı; öncelikle edebiyat dünyasına yeni bir soluk getiriyor. Gerçekçiliğin sınırlarını yıkıp gerçeğin yeni bir görünümünü müjdeliyor. Edebi kurgu yöntemlerini değiştiriyor ve yazıların içeriğine yenilikler getiriyor. Alfonso Reyes’in düzyazı üslubu kadar, Schopenhauer’ın düşüncelerine de hayran olan Borges’in kafası Henry James’ın öyküleri ve
Franz Kafka ’nın romanlarıyla olduğu kadar, kendi Arjantin cedlerinin şiiri, gaso gelenekleri ve porteno argosuyla da doluydu. Bu yeni soluk Kafkavari söylemi gibi Borgesvari söylemi ile terminolojideki yerini alıyor. Çok ilginçtir Borges’in yazımına o kadar fazla öykünen yazar oluyor ki bir zaman sonra Borges de kendine öykünerek yeni hikayeler yazmaya başlıyor. Her ne kadar Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık’ı büyülü gerçekçiliğin en iyi ilk örneği olsa da Borges’in ”İki Kral ve Onların İki Labirenti” öyküsü büyülü gerçekçilik ekolünün en önde gelen metni olarak addediliyor.

Borges’i uzun uzadıya anlattıktan sonra Kum Kitabı’na geçmek istiyorum. Yazarın öykülerini okuduktan sonra o kadar fazla etkilendim ki hemen bir inceleme yazmak, yazarken de Borgesvari bir anlatım takınmak istedim üslubumda. Lakin Yolları Çatallanan Bahçe kitabına böyle bir inceleme yazmıştım zaten. Sitede çok fazla okunmadığından belki de tanınmadığından onu tanıtmak maksadıyla böylesine çok bilginin olduğu bir inceleme yazmayı tercih ettim.

İncelemenin bundan sonraki safhası için öykülerinin üslubuna, içeriğine ve kullandığı tekniklere değinmek istiyorum. Bir defa kimi nesneleri çok iyi gömüyor yazımlarına. Bu nesnelere tılsımlı bir hava katıp bilmeceler yaratması ciddi bir başarı. Okur kendini bu nesnelerin sırlarını çözmeye çalışırken bulabiliyor. Aklımda kaldığı ölçüde nesneler, kimi zaman bıçak kimi zamansa madeni para halinde hikâyelerde yer alıyordu. Bıçakların veya madeni paraların kendine özel geçmiş hikayeleri ise öykülere ayrı bir hava kattığını itiraf etmem gerekiyor. Zamansal salınımlar ise müthiş, Yolları Çatallanan Bahçe incelememde bu hususa fazlasıyla yer vermiştim, okumadıysanız tavsiye ederim. (#36319859) Borges’in öyküleri çoğu zaman deneme minvalinde karşımıza çıkıyor. Okuru bilgilendirdiği de oluyor. İlk basımı olan kitapların onun nezdinde çok değerli olduğu düşüncesine varıyorum zira hemen her öyküsünde eski veya ilk basımı ya da el yazması olan bir kitap muhakkak geçiyor. Bir çiftlik evi genellikle mekânın merkezi olabiliyor ve burada kimi edebi topluluklar toplantılar yapıp kimi konular özelinde tartışmalar yapılabiliyor. Paradokslardan faydalanması ve bu çelişkileri sırıtmadan yazımlarına yansıtması da takdire şayan. Özetle her bir öyküsünün ayrı ayrı incelenmesi gerekirken benim burada genele yayarak bir yorum yapmam çok doğru olmasa bile yazdıklarımın Borges okuyacak olan okurların neyle karşı karşıya kalacaklarına dair en azından bir ön bilgi olabilmesini umuyorum.

Zihnimde kaldığı ölçüde iki öykü kitabından bana kalanları yansıtmaya çalıştım, Kimi yazdıklarım size, belki anlamsız gelmiş olabilir fakat Borges’i okumaya başladığınızda yazdıklarım daha bir anlamlı gelecektir ve temenni ediyorum ki siz de benim kadar seveceksiniz Borges’i.

Yorulmadan sonuna kadar okuyan herkese teşekkür ederim, keyifli okumalar diliyorum.
143 syf.
·36 günde·8/10
Kum kitabını ikinci okuyuşum. Açıkçası ilk seferde olduğu kadar etkilemedi beni. Bunun sebebinin, kendi gelişimimden çok, yıllar boyunca Borges'in izinden giden oldukça fazla yazar olması, onun yazım tarzının hikayeler dışında sinema vb. gibi bir çok yerde kullanılması ve bende gereksiz bir alışkanlık yaratması olduğunu düşünüyorum. Dünya, özelde de yazım dünyası, hiç olmadığı kadar hızlı büyüyor. Güney Amerika'nın o masalsı edebiyatını sürdüren hemen her yazarın Borges'den etkilendiği de biliniyor zaten.

‌ Kum kitabına gelirsek, 13 kısa öyküden oluşuyor. Fantastik ya da dönemsel diye sınıflandıramayız öyküleri tek başına. Farklı öyküler çoğu. Bazı öykülerdeki karışık isim ve yerler bile batmıyor, yazar bağlamayı başarıyor sizi kendine. Bazen ortaçağ avrupasında buluyorsunuz kendiniz, bazen de yazarın çalıştığı okulda. Bazen de sanki Borges yanıbaşınızda bir masal anlatıyor gibi hissediyorsunuz. Olayı o sonuçta. Tarih, mitoloji, Güney Amerika ve daha bir çok şeyle harmanlanmış güzel hikayeler okumak istiyorsanız tavsiye ederim

Yazarın biyografisi

Adı:
Yıldız E. Canpolat
Tam adı:
Yıldız Ersoy Canpolat, Yıldız Canpolat Ersoy, Yıldız Canpolat
Unvan:
Türk Öğretim Üyesi, Çevirmen
Çorum’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı’ndan mezun olduktan sonra Madrid Complutence Üniversitesi’nde İspanyol yazını üzerine çalışmalar yaptı. Yurda dönüşte Hacettepe Üniversitesi’nde akademik kariyere başladı, daha sonra Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi İspanyol Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı’nda öğretim üyesi olarak çalışmalarını sürdürdü. Meksika’da Colegio de Mejico’da uzun bir süre Latin Amerika yazını ile ilgili araştırmalar yaptı.
Pio Baroja’dan çevirdiği Bilgi Ağacı ile 1983 Yaşar Nabi Çeviri Ödülü’nü kazandı. İspanyol dili ve yazınının ülkemizde tanınması için yaptığı hizmetlerden dolayı 1991 yılında İspanya Kralı Juan Carlos tarafından Liyakat Nişanı ile, bir yıl sonra da Arjantin Hütümeti tarafından Latin Amerika yazını ile ilgili çalışmaları için Üstün Hizmet Nişanı ile ödüllendirildi. İspanyol yazar Luis Martin-Santos’tan çevirdiği Sessizlik Zamanı ile Kâzım Taşkent Klasik Yapıtlar Dizisi Çeviri Ödülü’ne layık görüldü.
Ankara Üniversitesi’nden emekliye ayrılan Prof. Dr. Yıldız Canpolat’ın İspanyol ve Latin Amerika yazınlarıyla ilgili çok sayıda makalesi, kitabı ve tanınmış yazarlardan yaptığı otuz kadar çevirisi vardır.

Yazar istatistikleri

  • 1.865 okur okudu.
  • 47 okur okuyor.
  • 1.632 okur okuyacak.
  • 27 okur yarım bıraktı.