Gecenin en oylumlu saatinde, bir rüyanın sınırından koparılmış gibi uyanıyorum.
Balkonumu işgal eden görünmez konukların fısıltıları yastığımdan sızıyor.
Bir kadın ağlıyor başucumda, sesi cam kırıkları gibi keskin, kesik, hıçkırıklı
Bense yatağımın çarşafında donmuş bir cesedim.
Nefes almayı unutmuşum
Sonra o büyük yabancılaşma geliyor.
Binalar ihtişamını arttırırken gözlerimde, eşyalarım hayalet kesiliyor.
Ellerim, başka bir bedenin kayıp uzvu gibi, titriyor karanlıkta.
Bense kendi derimin içine hapsolmuş, ıslak bir kefene sarılmış gibiyim.
Tavanda salıncak sallanıyor,
İçinde başka birinin solmuş gölgesi,
Ağlıyor ama sesi boğuluyor bu ağır vakumda.
Bense ona uzatmak istediğim elleri tanımıyorum bile.
Çünkü bunlar artık bana ait değil.
Sabahın ilk ışıkları sızdığında, her şey yerli yerinde
Yatak katlanmış, saat yeniden işliyor, ayna masumca parlıyor.
Fakat ben..
Ben hâlâ bu yıldızlı gecenin içinde sıkışmışım.
Bir sis perdesinin arkasında, bedenimle ruhum arasında gerilmiş tellerde,
Titreşen bir yaprak gibi asılıyım.
Ne tam burdayım, ne de tam orada.
Ne ölüyüm ne de diri!