Ama şimdi Handan çıktı geldi. Öyle tezgah arkalarında düş kurmayla olmaz he mi? Evet olmaz. Olmuyormuş, öğrendik. Sevdaya düşmek yalan mıymış? Haşa, o nasıl laf? Aha, bana baksana...
Bu sefer senin dediğin olmadı. Bu sefer senin oğlun kendi dediğini yaptı. Kendi istediği kızı aldı diye ne düşler gördüm, ne hayaller kurdum. O sırada kaç müşteri geldi, ne istedi, neler dediyse hep kuş kanadında verdim. Öyle hafiftim. Öyle güzel. Öyle neşeli. Öyle...
Handan’ın öğretmenlik yaptığı ilkokul benim de mezun olduğum okul ya, her yerini biliyorum. Okul Eskipazar’da. Handan benim eski okulumda olunca emniyetteymiş gibi huzurdayım. Ev okula yakınmış, ne güzel. Ben artık dükkandan azıcık kaçtığım zamanlarda ... o tarafı şöyle bir dolaşıp geliyorum. Millet ne işi var demesin diye de bir yoğurt kabı alıyorum elime. Kap boş ama ben doluyum. Hem nasıl doluyum. Ne türküler, ne yalan yanlış şiirler, neler neler.
Sen gel tabii. Senin gelmediğin dükkanın ben anasını satarım. Sen gel tabii. Senin almadığın yumurtayı ben yere çalarım. Sen gel tabii, ben tüm Yozgat’ı bırakır tüm malı sana saklarım sultanım, diyemedim. “Her zaman” dedim. “Her zaman bekleriz.” Paralar alındı. Para üstü verildi. Selamlar, hayırlı işler falan derken Handan rüzgarından geriye ben kaldım.
Ben tezgahın arkasında hayal pilavı yemeye başladım. Hem de ne hayal! Kır ata Handan’ı bindirip gelin ettim. Sonra dükkanın üst katındaki eve indirdim. Sonra doya doya seyrettim.