fatma

Bu taştan dünyada o kadar kırılgansın ki sana acıyorum.
Reklam
"Asla olduğumuz yerde mutlu olamayız,"
Sayfa 90
"Yapabilecekken yapmadıklarımı düşünmeye başlarsam bir kara deliğe kapılacağımdan korkuyorum..."
"Ah canımı yakıyorsunuz, bayım," dedi bana. "Bayım!" Zavallı çocuk, beni görmeyeli neredeyse bir yıl olmuştu. Unutmuştu beni, yüzümü, konuşmamı, ses tonumu; hem sonra kim tanıyabilirdi beni bu sakalımla, bu giysiler ve bu solgunluk içinde? Bu bellekten çoktan silinmiştim, var olmayı istediğim biricik bellekten! Tanrım! Artık baba değilim! Bu sözcüğü, çocukların kullandığı bu sözcüğü insan dilinin en güzel sözcüğü olan "Baba!" sözcüğünü duymamaya mahkûm olmuştum.
Ardımda bir ana bırakıyorum, bir eş bırakıyorum, bir çocuk bırakıyorum. Tatlı, pembe, şirin, iri siyah gözlü ve uzun kestane rengi saçlı üç yaşında küçük bir kız. Onu son kez gördüğümde, iki yaşından bir ay almıştı. Ve ben öldükten sonra, oğulsuz, kocasız ve babasız kalacak üç kadın; üç değişik türden yetim, yasaların yarattığı üç dul olacaktı. Evet, kabul ediyorum, bu cezayı hak ettim; ama, ya bu masum insanlar ne yaptı? Ne fark eder ki? Onların onurlarını lekeliyorlar, onları mahvediyorlar. Adalet bu işte! Aslında beni kaygılandıran yaşlı, zavallı anam değil: Şimdi altmış dört yaşında; bu darbe öldürecek onu. Ya da eğer birkaç gün daha yaşayabilirse, yeter ki mangalında birazcık sıcak kül olsun, bir şey demeyecektir. Karım da hiç kaygılandırmıyor beni; zaten sağlığı kötü ve böncedir. O da elbet bir gün ölür. Tabii delirmezse. Delilik insanı yaşatır derler; en azından akıl acı çekmez; uyur, ölü gibi yaşar. Fakat kızım, gülen, oynayan, şu anda şarkı söyleyen ve hiçbir şey düşünmeyen benim zavallı küçük Marie'm; bana asıl acı veren o!
Reklam