“Düşünüyorum da: bir savaş daha! Kocam ondörttekine gittiydi, şimdi de oğlum gidecek. Ne yaparsınız, insanlar aklını oynatmış, anlaşarak işi düzeltemezler mi yani, bunun bir çaresi yok mudur? Bu kadar zor mu iş?”
Genç kadında bir ev kedisinin zerafeti ve rahatlığı vardı. Gelip oturuyor, gidiyor, sonra tekrar gelip oturuyor ve kimsenin kendi varlığını fark etmeyeceğini biliyordu sanki.
Barışı bir sabah vaktini yaşıyor gibi ağır ağır, acele etmeden yaşıyorlardı. Caz, bir başlangıçtı, sinema, o kadar sevdiğim sinema bir başlangıçtı. Sonra gerçeküstücülük. Sonra komünizm. Kararsızdım, düşünüyor, uzun uzun düşünüp seçiyordum. Zamanım vardı. Zaman ve barış, ikisi aynı şeydi. Şimdi gelecek ayaklarımın dibinde yatıyor, öldü.
Savaş! Onda, içinde sanki ona incecik bir iple bağlı olan bir şey çözülmüş, açılmış ve ardında bir yerlere düşüp yuvarlanmıştı. Yaşamıydı bu. Yaşamı ölmüştü.
Yol üstünde çocuklar var, küçücük suçsuz sesleri, gülüşleri. Barış. Güneş, çitlerin ötesinde yaldız yaldız, dün olduğu gibi, yarın olacağı gibi; dönemeçte Peyrehorade Kilisesi’nin çan kulesi görünüyor. Dünyadaki her şeyin kendi öz kokusu, akşam, alacakaranlıkta ince, uzun ve soluk, kendi gölgesi ve kendine özgü geleceği vardır. Ve bütün bu geleceklerin toplamı barıştır… Barış oradadır, bütün o geleceklerle örülmüş, onda doğanın yenilmez inadı vardır, o güneşin ölümsüz gidiş dönüşüdür, toprağın ürperen hareketsizliğidir, insanın bütün çabasının gerçek anlamıdır.