Despotizmin dünyada hangi yeni özelliklerle ortaya çıkabileceğini hayal etmek istiyorum. Hepsi birbirine benzer ve eşit, sonsuz sayıda insandan oluşan bir kalabalık görüyorum; ruhlarını kaplayan küçük ve bayağı keyifleri tatmin edebilmek için kendi çevrelerinde dönenip dururlar.
Her biri bir köşede, adeta tüm diğerlerinin kaderine yabancı. Onun için insanlık çocuklarından ve özel dostlarından ibaret. Hemşerileriyle de yan yana olduğu halde onları göremez; onlara dokunur ama hiç hissetmez. Sadece kendi ve kendi kendine var olur ve hâlâ bir ailesi varsa da, artık en azından bir vatanı olduğu söylenemez.
“Düşünüyorum da: bir savaş daha! Kocam ondörttekine gittiydi, şimdi de oğlum gidecek. Ne yaparsınız, insanlar aklını oynatmış, anlaşarak işi düzeltemezler mi yani, bunun bir çaresi yok mudur? Bu kadar zor mu iş?”
Genç kadında bir ev kedisinin zerafeti ve rahatlığı vardı. Gelip oturuyor, gidiyor, sonra tekrar gelip oturuyor ve kimsenin kendi varlığını fark etmeyeceğini biliyordu sanki.
Barışı bir sabah vaktini yaşıyor gibi ağır ağır, acele etmeden yaşıyorlardı. Caz, bir başlangıçtı, sinema, o kadar sevdiğim sinema bir başlangıçtı. Sonra gerçeküstücülük. Sonra komünizm. Kararsızdım, düşünüyor, uzun uzun düşünüp seçiyordum. Zamanım vardı. Zaman ve barış, ikisi aynı şeydi. Şimdi gelecek ayaklarımın dibinde yatıyor, öldü.