Erken dönem Medine yapısında modern anlamda bir "sosyal devlet", kurumsallaşmış bir "emeklilik sistemi" ya da "yetimhane bürokrasisi" yoktu. Devletin bütçesi (beytülmal) savaştan savaşa ganimetlerle doluyor, vergi sistemi ise tam oturtulamıyordu. Böyle bir tabloda, Uhud gibi büyük yıkımların ardından ortada kalan dulların ve yetimlerin bakımını devlete mali bir yük haline getirmeden çözmenin en pratik yolu, bu yükü kamusal bir manevi görev olarak tabana yaymaktı. Teolojik anlatı, bu ağır ekonomik ve sosyal sorumluluğu "ilahi bir ödül ve ruhsat" paketiyle sunarak, erkeklerin bu yükü gönüllü olarak sırtlamasını sağlayan muazzam bir rıza üretme mekanizması işlevi gördü. Peygamberin kendi evinde yaşadığı o sert çatışmalar, aslında sadece ev içi geçimsizlik ya da kıskançlık hikayeleri değildi. Oradaki asıl mesele, kadınların şahsında kabilelerin haremde çarpışmasıydı. Hz. Âişe, devletin birinci kurmayı ve müstakbel halifesi Ebû Bekir’in kızıydı. Hz. Hafsa, ikinci güçlü figür olan Ömer’in kızıydı. Ümmü Habîbe, Mekke burjuvazisinin ve Emevi soyunun lideri Ebû Süfyan’ın kızıydı. Safiyye, Hayber Yahudilerinin aristokratik liderinin kızıydı. Dolayısıyla o haremdeki her tartışma, her klikleşme (örneğin Âişe-Hafsa ittifakı) doğrudan doğruya devletin en tepesindeki siyasi dengeleri sarsabilecek potansiyele sahipti. Peygamber, bu kadınların sadece eş değil, arkalarında devasa kabile güçleri taşıyan birer diplomatik aktör olduğunu bizzat yaşayarak gördü. Evdeki kadınların ekonomik taleplerle (Tahyeer olayı) grev noktasına gelmesi, merkezi otoriteye karşı kabile bağlarının nasıl bir baskı unsuruna dönüşebileceğinin en net kanıtıydı. Çok eşliliğe getirilen dört sınırının siyasi kontrol mekanizması da tam olarak burada devreye giriyor. İslam öncesi dönemde bir kabile reisi, gücünü ve