Felsefenin ne olduğuna, ne anlama geldiğine değinmekle başlayan bu kitap, daha sonra felsefenin ilerleme sürecine dikkat çekiyor. Felsefenin seyrinde ortaya çıkan başlıca –temel- akımları da ele alıp irdeleyen bu kitap bize net bilgiler sunuyor diyebilirim. Fakat benim bu kitapta odaklandığım iki başlık olacak:
1) Felsefe tamamen toplumdan bağımsız mıdır?
Kitabın bu başlık üzerinde durması ilgimi çekti. Çünkü, genellikle felsefenin özgür –başına savruk- bir düşünce sistemi olduğu yanılgısı var. Fakat bu gerçekten öyle mi? Felsefeyi tamamen toplumdan bağımsız özgül bir biçimde düşünebilir miyiz? Kitap bu konuda bu düşüncenin kendi içindeki karşıtlıkları ortaya döküyor. Felsefe bakıldığında toplumdan kopuk bağımsız bir düşünce sistemi gibi görünse de özüne bakıldığında toplumla ilintilidir. Yani toplumsal ve tarihsel koşullardan meydana gelir. Felsefe ilk aşamada toplum içinde var olur. Daha sonra boy verip gelişir ve toplumdan kopmaya hazır hale gelir. İşte bu aşamadan sonra toplumdan kopan felsefe kendi özgür bilincini oluşturur. Yani felsefe karşı dikildiği toplumun ürünüdür. Marx’ın bu durumu, ‘insanın, göbekbağını toplumdan kopartmış olması’ sözüyle dile getirdiğini de kitabın atlamamış olması bu başlığı tamamen aydınlatmaya yetiyor. Toplumdan kopan bu özgür –akılcı- düşünce sistemi toplum içine yerleşmiş dogmalara ve çeşitli değer yargılarına karşı çıkarak yani ‘hayır’ diyerek eleştirel yani felsefi düşünceyi ortaya koyuyor. Bu aşamadan sonra da toplumdan kopmuş özgür bir birey ortaya çıkıyor. Bu noktadan sonra Türk toplumunda bu felsefi düşünce sisteminin oturup oturmadığına dair bir soru yöneliyor bize. Bu da mercek altına aldığım ikinci başlık:
2)Felsefenin Türk toplumundaki yeri nedir?
Kitap, Türk toplumundaki durumun biraz daha farklı olduğunu gözler önüne