Şövalye, atıyla bir ağacın altına sığındığında çoktan başlamış yağmur, ormanı alıp götürürcesine. Sıkıca bağlamış atını ağaca, sıkıca sarmış kollarını ağacın gövdesine. Gözlerini kapatmış, o an öyle garip bir şey hissetmiş ki aklını kaybettiğini düşünmüş, “Kasırga alsa beni, götürür mü yedi dağ öteye sağ salim ya da ölü.
Bu fırtınaya bıraksam kendimi, günlerdir aradığım yıldızıma gider miyim ey gökyüzü, söyle. Açayım mı kollarımı? Olü de olsam götürür müsün beni ona?” Açmış kollarını firtınaya, “Gel al beni!” demiş, atını bırakmış, kendini bir kasırganın ortasında bulmuş. O an anlamış, âşık olmak fırtınaya kollarını açmak, kasırganın ortasına atılmakmış
Şövalye, atını bir derenin kenarında durdurmuş. Su içmiş, içirmiş. Saat gecenin bir vakti, mevsim zaten hep kışmış. Su içmek için eğildiği simsiyah derede gecenin karanlığını görmüş, sonra dereye yansıyan yıldızları. Başını kaldırmış, gülümsemiş.
“Üstümde binlercesi var, ” demiş, “ben günlerdir birini arıyorum. ”
Yol uzun, güneş sıcak, ay uzakmış...
Başını kaldırmış şövalye, “Ne garip, ” demiş, “aradığım yıldız, yolumu aydınlatan güneş... Ne garip, gece olacak.
Aradığım hâlâ yıldız, yolumu aydınlatan ay. ” İçini çekmiş.
“Eygüneş, “demiş, “ey ay... Sen olsaydın aradığım, düşer miydin yedi dağ öteye? Yoksa kavuşmak olur muydu senin gökyüzünde doğuşun. Söyle bana, kavuşmak dokunmadan olur mu?
Her dokunan kavuşur mu?"