"Bu kitaplara," diyor Yukio Mişima, "yaşamla ve bu dünyayla ilgili hissettiğim ve düşündüğüm her şeyi yansıttım." Bereket Denizi, Japonya'yı asırlar boyunca besleyen kültürel unsurların birer birer yok edilişinin destansı hikâyesi. Hayatı da romanları kadar çarpıcı olan Yukio Mişima'nın sayfalarında gezindikçe, bir kültürle birlikte bu kültüre inanmış yazarın da kendi sonuna doğru nasıl ilerlediğini görebiliyoruz.
Çağdaş Japon Edebiyatı’nın en önemli yazarı olarak kabul edilen Mişima, ironi ve ölüm önsezisinin damgasını vurduğu bu can alıcı trajediyi yansıtıyor.
“Toru, denize bakmaktan yorulunca masanın üzerindeki el aynasını alır, kendine bakardı. Solgun, biçimli yüzünde, sürekli hüzünle dolup taşan, güzel gözleri vardı.
Kaşları ince ama mağrur, dudaklarıysa yumuşak ama kararlıydı. Fakat en güzel yeri gözleriydi. Bedenindeki en güzel yerin gözleri olmasında alaycı bir yan vardı; delikanlının kendi güzelliğini saptayacak olan organı, en güzel yeri olmalıydı.”
-Bu yaşama yayılan kötülük, ben-bilinciydi. Aşkla ilgili hiçbir şey bilmeyen, gözünü bile kırpmaksızın kan döken, soylu başsağlığı mersiyeleri düzerken ölümün tadını doyasıya çıkaran, bir dakika olsun daha çok yaşamak için çabalarken dünyayı yıkıma çağıran bir ben-bilinci.
"Hayır; ömrüm boyunca bir anlığına bile olsa zamanı durdurmam gerekmedi. Alın yazısı diye bir şey varsa, benim alın yazım da zamanı durdurmayı becerememektir.
Benim için, gençliğimin doruğu denilebilecek hiçbir dönem yoktu; dolayısıyla o ânı durdurmak zorunda hissetmedim kendimi. İnsan tam doruktayken durdurmalı zamanı. Yaşamımda hiçbir doruk noktası saptayamıyorum. Üstelik ne tuhaf; pişmanlık filan da hissettiğim yok.
Hayır; gençlik geçip gittikten sonra da insanın zamanı var. Bir doruğa ulaşılıyor, sonra da o an geliyorsa, o zaman küçük