Jean-Christophe isimli beyefendinin okuduğum ilk kitabı, itiraf etmem gerekirse Fransız bir yazarın Türk kültürünün (bazı)motiflerini ve İstanbul'u öylesine işlemesi beni şaşırttı zira Türk kültüründe yetişmiş bazı yazarların bile bunu yapamadığı yadsınamaz ama üzücü bir gerçek. Beğendiğim, kendini okutan, akıcı bir eser. Beyefendinin diğer eserlerini henüz okumadığım için aradaki farkları yazamıyorum ancak gayet yumuşak geçişleri ile film senaryosuna benzer bir okuma heyecanı yaratan eserlerden. Rahatlıkla önerebilirim, saygılarımla.
Bana göre Dostoyevski'nin en büyük özelliği kendi normlarını yaratmasıdır. Bunu fark etmem Raskolnikov'un iç çekişmesini anlamamla mümkün oldu itiraf etmek gerekirse suç ve ceza, önce yarım bıraktığım sonra baştan okuduğum bir romandı. Bazen öyle olması gerekir. Bir yerde bırakırsınız ve geri döndüğünüzde bıraktığınız gibi değildir devrimci filozof Herakleitos'un dediği gibi, aynı nehirde iki defa yıkanılmaz. Tekrar başladım ve hiçbir şey aynı gelmedi bana okudum, okudum, okudum. İlk denememde bana ninni söyleyen eser şimdi dostumuz Raskolnikov'la beraber Petersburg sokaklarını gezdiriyordu bana ve daha sonra bu eseri edindim. Yine sıkıldım çünkü bir fırtına koparken anti-karakterimizin benliğinde, fırtına sonrası güneşi pencereden içeri hiç girmedi. Tam tersine depremin arkasından tsunami, yağmurun arkasından sel, depremin ardından artçılar geldi. Evet dedim bu bir yer altı dünyası. En nihayetinde Yeraltından notlar müthiş betimlemeleri, akılalmaz metaforları veya sürpriz bir sonu sunmuyor size ama bir soru kemirmeye başlıyor aklınızın tozlu bir köşesini, kendime ne kadar dürüstüm?
Ve şunu anladım kendine dahi olsa, tam anlamıyla dürüstlük imkânsız. Aksi takdirde bu fırtına asla dinmez...