“Mutluluğum vuslattan, acım ayrılık düşüncesinden idi. Bazen bu ayrılık endişesinden vuslatın tadını bile çıkartamaz, azabım sevincimi kovardı. Aşk zaten bu demekti. Vuslatı isteyen âşık ayrılığa hazır olmalıydı. Bunun içindir ki ben, en mesut âşığın, devamlı vuslatı isteyen ama hiç vuslatı yaşamayan âşık olduğunu düşünüyordum. Sevgilinin gelişinin ayak seslerini duyarak kıyamete kadar yaşanılabilir ama vuslata erdikten sonra gideceğinin korkusuyla hemen can verilirdi. Sonunda vuslat olan bir ayrılık, dertleri bile zevke dönüştürür ama sonu ayrılıkla biten bir vuslat sevinci kedere boğardı.”
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
“Oysa aşk işinde ortaklık olamazdı. Mümkün müydü hiç, sevenin sevileni paylaşması ve olabilir miydi bir gönülde iki aşk?!.. Yakışık almazdı bir evde iki farklı misafir. “
“Ben âşık oldum, biliyorum insanların kınayışlarını. Hiçbir din yasaklamamış aşkı, hiçbir Bilge yahut öğreti de. Ama biz kendimize yasaklamışız nedense. Hıristiyanlık tarihi aşkın yüz karasıyla çalkalandı asırlarca, âşık oldu diye engizisyonlarda yargıladı insanları, içlerindeki şeytandan arındırmak için ruhlarını yaktı. Müslümanlar da ayıp saydılar aşkı ve hala ayıplıyorlar âşıkları. Onlar için varsa yoksa mecazi aşk. İki kalbin, haydi diyelim iki bedenin birbirini sevmesinde ne kötülük olabilir sence ? En akıllıları hep mecaz aşkı, hep yaratıcıya olan aşkı övdüler yüzyıllarca. Şairleri de zaman zaman buna çanak tuttular üstelik. Şimdi İstanbul’da aşktan bahseden herkes minareyi çalmışçasına mistik bir kılıf hazırlıyor. Aşka methiyeler düzen şairler alkışlanırken bizzat âşık olanlar ayıplanıyor. İşte bu yüzden aşk ile melâmet (kınanmışlık) eski bir şark töresidir. Buna göre âşık önce aklından kurtulmalı ve gönlünü ön plana çıkarmalıdır. Akıl henüz insana hükmederken aşkta yücelmenin yolları kapalı durur. Çünkü akıl insana dünya ilgilerini, sevgili dışındaki varlıklarla ilişkileri ve onları önemsemeyi telkin eder. Oysa âşık sevgiliden başka en ufak bir şeyi önemsediği zaman gerçek aşka eremez. Sûfîler bu yüzden önce nefislerini öldürürler, âşıklar da akıllarını... Tıpkı bu öyküdeki Kays gibi. Hani Leylâ’ya aşık olunca deliriyor ya! O delirince halk onu dışlıyorda, hani o da çöllere kaçıp gidiyor, bir dağ delisi gibi yaşıyor ya! Onu ayıpladıkları için Leylâ’yı vermiyorlar ya hani!.. İşte böyle bir şey melâmet. Kınanarak yüksek derecelere ermek. Öyle ki Kays da delirerek yüce makamlara erişti. Onunkisi öyle bir delilik idi ki binlerce akla bedel gösterildi !..”
"Kays, evet aklını yitirmiş, adı Mecnun'a, Çılgın'a çıkmıştı ama dünyaya ün salmıştı. BİR DELİLİK İDİ ONUNKİSİ, BİNLERCE AKILLILIĞA BEDEL. Çıldırmıştı ama çağlar boyu bütün akıllılar bu çılgınlığı kıskandılar..."