Seda Dağdelen

Seda Dağdelen
@yucesedaa
Her kitap, başka bir Seda’yı gün yüzüne çıkarıyor. Unutmamak için burdayım, kitapların bendeki tesiri burada! Peki, sen hikayelerin neresindesin?

Seda Dağdelen

, bir kitap okudu
Puan vermedi·176 syf.·
8 günde okudu
·
Okunma: 15 Aralık 2025 00:48
·
2025 39. kitabı
Ayşe Kulin
7.7/10 · 4.410 okunma
Reklam
Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde
9/10
·304 syf.··
Beğendi
·
2025 33. kitabı
·
10 günde okudu
·
Okunma: 30 Ekim 2025 01:06
Olga Tokarczuk bu romanda bize hem bir polisiye hikâyesi anlatıyor hem de insanın doğayla ilişkisini sorgulatan derin bir metin sunuyor. Hikâyenin geçtiği kasaba soğuk, sisli ve biraz ürpertici. Bu atmosfer, romanın neredeyse her sayfasına sinmiş durumda. Romanın merkezinde Janina Duszejko var. İnsanlar onu tuhaf, yalnız, yaşlı bir kadın olarak görüyor ama o aslında çevresinde olup biteni herkesten daha dikkatli fark eden biri. Hayvanlara duyduğu sevgi aşırılık gibi görünse de romanda bunun aslında bir vicdan meselesi olduğu hissediliyor. Janina, insanın doğaya yaptığı kötülüklere tahammül edemiyor. Kasabada bazı insanlar bir bir ölmeye başlayınca, Janina bu ölümlerin hayvanlara yapılan yanlışlarla bağlantılı olduğunu düşünüyor. Tokarczuk burada klasik bir “katil kim?” sorusu sormaktan çok daha fazlasını yapıyor. Asıl soru şu: Doğa bize yaptıklarımızı geri verir mi? Roman boyunca toplum tarafından “ciddiye alınmayan” insanların sesi duyuluyor. Janina’nın yaşadıkları bize şu gerçeği hatırlatıyor: Bazen insanların deli ya da tuhaf dediği kişiler aslında hakikati en açık şekilde görebilenlerdir. Tokarczuk’un dili sade ama etkili. Okur olarak hem kasabanın karanlık havasını hissediyoruz hem de Janina’nın iç dünyasına yakınlaşıyoruz. Roman bittiğinde, şunu düşünmeden edemiyoruz: Doğaya zarar veren gerçekten güçlü müdür, yoksa kendi sonunu hazırlayan bir zavallı mı? Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde, insanın doğayı yok saymasının aslında kendini yok saymak olduğunu, bunu da sakin ama sarsıcı bir dille anlatıyor
1000Kitap
Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri ÜzerindeOlga Tokarczuk · Timaş Yayınları · 20203,055 okunma
Ama Sizden Değilim; Belki de Siz’im
9/10
·112 syf.··
Beğendi
·
2025 35. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 28 Kasım 2025 13:48
Nihan Kaya’nın bu kitabı, okuduğum ilk kitabı ama son olmayacak dedirten bir ahenge sahip. Hikâyeler arasındaki o fark edilmez ama sürekli akan ritim, sade bir dille kurulmuş gibi görünse de okudukça derinleşen bir duygusal örgü yaratıyor. Her hikâye bittiğinde diğerine geçerken aynı mahallenin yan sokağına yöneliyormuşum hissi var. Bu akışkanlık, kitabı sadece bir öykü toplamı olmaktan çıkarıp aynı duygusal evrenin farklı odaları hâline getiriyor. Aynı mahallede yaşayan insanların birbirini tanıdıklarını zannetmelerine rağmen, hikâyeler ilerledikçe aslında birbirlerini hiç tanımadıklarını fark etmek, kitabın en çarpıcı katmanlarından biri. Dışarıdan bakınca tamamlanmış görünen hayatlar, içeriden bakıldığında gizli odalarla, saklanmış inceliklerle, kimsenin fark etmediği kırılganlıklarla dolu. Aynı yerde yaşamak, aynı dünyayı paylaşmak değil. Kitabın adındaki “Ama sizden değilim” cümlesi ise bu noktada bambaşka bir derinlik kazanıyor. Çünkü o “ama”, bir sınır çizgisi gibi dursa da, aslında bizden biri olduğunun zarif bir itirafı gibi. Reddedişten çok, incelikle kurulmuş bir ait olma hâli. Sanki “biraz uzağınızda duruyorum ama kalbim sizde” diyor. Tam da bu yüzden, tam da bu “ama” yüzünden, aslında bizdensin. Ve belki de bu yüzden, petunyasını seven Münasip Efendi gibi karakterler bir anda kalbimize yerleşiyor. Onların sessiz iyilik hâlleriyle biz de kendi içimizde unutulmuş incelikleri hatırlıyoruz. Nihan Kaya bu öykülerle insanları dışarıdan değil, içeriden tanıma cesareti veriyor.
1000Kitap
Ama Sizden DeğilimNihan Kaya · Eksik Parça Yayınları · 2020567 okunma
Bekle Beni
7/10
·192 syf.··
2025 36. kitabı
Türkiye’de 68 kuşağının politik, kültürel ve psikolojik mirasını yeniden düşünmeye davet eden bir anlatı olarak konumlanan kitapta Livaneli, dönemin gençliğini şekillendiren idealler, hayal kırıklıkları ve toplumsal baskılar etrafında bireysel bir hikâye kurarken, bu bireyselliğin aslında kolektif bir hafızanın parçası olduğunu vurguluyor. Roman, bir bakıma Türkiye modern tarihinin bir ara kesiti üzerinden kuşağın ruh hâlini arşivlemeye yönelik edebi bir girişim. Öykünün merkezinde yer alan Selim ve Leyla’nın gençlik yıllarında başlayan ilişkisi, politik atmosferin sertleşmesiyle kesintiye uğruyor ve yıllar onları bambaşka yerlere savuruyor. Bu kopuş yalnızca fiziksel bir ayrılığı değil; aynı zamanda ideallerin, aidiyetlerin ve kişisel dönüşümlerin de zaman içinde nasıl erozyona uğradığının bir sembolü. Livaneli, bu tematik çerçeveyi umutla umutsuzluğun, direnişle yalnızlığın iç içe geçtiği bir anlatıya dönüştürmeye çalışıyor. Ancak romanın yapısal bütünlüğü, temalarının taşıdığı potansiyeli her zaman desteklemiyor. Olay örgüsü yer yer kesintili ilerliyor; sahneler arasında bağ dokusu gevşek, zaman atlamaları sert ve karakter gelişimlerinin psikolojik derinliği beklenen seviyeye ulaşmıyor. Bu durum, özellikle Livaneli’nin daha bütünlüklü kurgular kurduğu önceki eserleriyle karşılaştırıldığında belirginleşiyor. Bu açıdan Bekle Beni, güçlü bir malzeme ve tarihsel bağlama rağmen, edebi yoğunluk bakımından benim için Livaneli külliyatının alt sıralarında yer aldı. Romandaki en dikkat çekici bölüm, şüphesiz İsveç’te gerçekleşen yeniden buluşma sahnesi. Bu final, geçmişin yükünü bugünün dinginliğiyle yan yana getirerek hem duygusal hem de sembolik bir kapı aralıyor. Kişisel olarak bu buluşmanın, romanın en sahici ve en potansiyelli anı olduğunu düşündüm. Ancak tam da bu
Bekle BeniZülfü Livaneli · Can Yayınları · 202518bin okunma