İtiraf etmeliyim ki Deli İbram Divanı’nın ilk sayfalarını okurken içim çekilerek ilerledim. 100. sayfaya kadar hem bırakmak istedim hem de yazarın diline hayran kaldım. Ancak bir noktadan sonra metin beni içine çekti, kalan bölümleri bir metrobüs yolculuğunda soluksuz okudum.
Roman; çocukluğunu yaşayamadan büyüyen, sözünün arkasında durmaya çalışan, kendi doğrularıyla dünyaya kafa tutan bir karakterin, Osman’ın hikâyesi üzerinden ilerliyor. İçimizden sessizce sövüp saydığımız ama karşısına dikilmeye cesaret edemediğimiz her şeyin karşısına dikilen Osman, bir anlamda toplumun bastırılmış vicdanını temsil ediyor.
Yazar, denizcilik kültürünü ve deniz emekçilerinin dünyasını çok iyi tanıyor. Roman boyunca kullanılan denizcilik terimleri, tekneler, ağlar, dalyanlar yalnızca bir dekor değil; insanın doğayla, emekle ve vicdanla kurduğu karmaşık ilişkinin sembolüne dönüşüyor. Kursağına lokma giremeyen insanların çaresizlikle verdikleri yanlış kararlar, ardından gelen pişmanlıklar ve kötülükle kurdukları bağ, güçlü bir anlatımla veriliyor.
Kitap yalnızca bir balıkçı köyünün hikâyesi değil; kapitalist sömürü düzenine, yolsuzluklara, dinin çıkar uğruna araçsallaştırılmasına, doğanın ve hayvanların hunharca katledilmesine yönelik sert bir eleştiri. Özellikle yunus avı üzerinden hem insanın çıkarcılığı hem de doğanın sistemli şekilde talan edilmesi çarpıcı bir biçimde anlatılıyor. Balıkçıların, Demirci Asım’ın ve Deli İbram’ın yunus katliamına karşı çıkışı, yalnızca “balığı koruma” içgüdüsüyle değil, insanın içindeki son vicdan kırıntısıyla ilgilidir.
Romanın merkezinde şu çarpıcı düşünce yankılanıyor:
“Vahşet, uygarlaşmamış bir şiddet biçimi değildir. İnsan, uygarlaştıkça vahşileşir.”
Deli İbram Divanı, insanın kendini “medeniyet” adı altında nasıl meşrulaştırdığını, doğayı,