Onun disiplini altına giriyorlardı. Hepsi de büyük eserin işçileriydi. Mimar, santçı, usta cepheleri süsleyen işlemeleri hazırlıyor, ressam vitraylarını boyuyor, müzikçanlarını harekete geçirip , organlarına soluğu üflüyordu... Zavallı şiir bile kendini ispat etmek için yapıda ilahi ya da nedir şeklinde yer almak zorunda kalıyordu.
Toplumun tüm maddi ve entelektüel güçleri aynı noktada, mimaride birleşiyordu. Böylece sanat, Tanrı adına kiliseler inşa etme bahanesiyle olağanüstü boyutlarda gelişiyordu. Bu yüzden şair doğan mimar oluyordu.
Mimarinin tarihi de yazınınkiyle aynıydı. Önce alfabesini oluşturdu. Dikilen bir taş bir harfi, her harf bir hiyeroglifi yansıtıyor ve her hiyaroglifin üzerinde sütunun üzerindeki başlık gibi bir düşünce topluluğu yer alıyordu.
Bu bomboş, devasa kütle bir iskeletten ibarettir, ruhu onu terk etmiştir, sadece olduğu yerde durduğu görülür, hepsi bu. Göz boşlukları hala duran ama görme yeteneğinden yoksun kalmış bir kafatası gibidir.