Ödünç almak, ancak aldığını geri verme sözüyle birlikte olursa bir anlam ifade eder. Aslında sözünü tutmak toplumun en üst konumda koruduğu kurallardan biri olmalıydı.
İnsan değişir ama söz değişmez. Bilgi değişmez olduğuna göre, verilen sözün de mutlak bir değeri var. Ancak yakın zamanlarda söz verme denen şey de hafife alınır oldu.
Bu da hep bahsettiğim altüst olmuş konulardan birisidir. Değişmemesi gereken bir şey değişiverdi.
Herhalde bu yüzden, ilkokul öğretmenleri verdiğin sözü tutacaksın falan diye söylemez oldular. Çocuklar da kendi aralarında bunu kullanmaz oldu. Sözüm söz olsun mu diye çocukların serçe parmaklarını kavuşturduğu günler mazide kaldı.
Yetişkinlerin dünyasına bakarsak bunu çok daha kolayca görebiliriz. Politikacılar seçim vaatlerine zerre kadar önem vermiyor. Hepsi yalancı oldu çıktı. Ancak artık bu vaatleri dinleyen taraf da, nasılsa seçim vaatleri değişen bir şeydir diye bu durumu kabul eder oldu.
Bu da verilen sözün değersizleştiği, başka deyişle bilginin değiştiği yanılsamasına çok iyi bir örnektir. Politikacılar tüm samimiyetleriyle vaatlerde bulunuyorlar, ama sonra kendi söylediklerine sadık kalmaları gerektiğini düşünmüyorlar. Söylenen şeyler nasılsa değişir, sözler de bir çeşit "bilgidir" yalnızca. Fakat seçimi kazanan kendisi sabit artık, değişmez çünkü. Böyle düşünüyorlar.
İnsanın değişmesi çok doğal bir şeydir. Bu yüzden "Samuray sözünden dönmez." diye Japon atasözü var. Samurayların az konuşur olmaları hava atmak için poz yapmalarından değildi, dikkatsizce bir şey söyleyivermeleri halinde bunun çok ağır sonuçları olabilirdi.
Samuray söz verip bunu tutamazsa, bedelini hayatıyla ödeyecektir. Sorumlu davranayım diye düşünen, sorumlulukları ağır olan insanların ağızları da ağır olurdu, çabuk lâf etmezlerdi. "Bedene ter dönmez, bey
Kendi cildimden bir parça kesip size nakletmeye çalışsam, kesinlikle uymayacaktır. Anne babanın cildi bile kendi çocuklarına uymuyor. Zorla yapmaya kalkarsanız, bağışıklık artırıcı aşılar falan kullanmadan kesinlikle başarılı olamaz.
Bir parça cilt dokusu için bile durum böyledir. Buna dayanarak kısaca söylersek, "bireysellik" doğuştan sahip olunan bir şeydir, ondan daha fazla bir şey değil, daha az bir şey de değil.
Kendimizi doğuran anne babadan bile bu kadar farklıyken, neden gönül rahatlığıyla kendimizin herkesten faklı bir kişilik olduğunu kabul edemiyoruz? Aksine, insan bilinci başkalarıyla anlaşabilecek ortak noktaları bulma peşinde. Demek ki aslında doğuştan farklıyız, başkalarının anlamayabileceği bir şeylere sahibiz.
Böyle düşününce, gençlerin eğitim aldığı yerlerde, bireyselliğini geliştir falan gibi aptalca şeyler söylememek daha iyi olacaktır. Bunun yerine, anne babanın hissettiklerini anlıyor musun, arkadaşlarının hissettiklerini anlıyor musun, sokaktaki evsizlerin neler hissettiğini anlıyor musun diye konuşulsa, çok daha iyi bir eğitim olmaz mıydı?
Zamana gençlerine acıyorum. Bir yandan sıkı sıkıya "ortak anlama" değerlerine sahip olmaları bekleniyor, bir yandan da bununla çelişkili olarak anlamı belirsiz şekilde "bireysel" olmaları isteniyor. Şirketlere ya da başka organizasyonlara girdiklerinde onlardan "ortak anlama" beklenilmesine rağmen, bir yandan da "bireysel özelliklerini" göstermeleri isteniyor. İyi de ne yapmalıyım diye düşünüyorlardır herhalde.
Oysa bugün, kendisinin bir şeyi o kadar da bilmiyor olabileceğinden kuşkulanan insanlar gitgide azalmış durumda. Herkes gelişigüzel "kendilerinin bu dünyada olup bitenler hakkında hemen hemen her şeyi bildiklerini" ya da "bilmek isterlerse öğrenebileceklerini" düşünüveriyor.
Eğitim şart! Okursa öğrenecek. Anlatırsam anlayacak. Hayır, bazıları hiçbir zaman anlamayacak! Çünkü farkında olmadan kendi ördükleri bir duvara çarpacaklar, Aptallık Duvarı'na!