Doğa, cami, kilise, saray, manzara, Marmara. Hepsinin var oyuncak maketi. Ama bu köprü aşağıdan öyle kutsal ki, gece! Yaptığı puta tapan adama hak vermemek mümkün mü?
Ömür uzatır o köprünün gece duruşu. Yarım litre rakıdan sonra tam ayarlayıp karanlık kuşağın ortasına oturduğunda... İstanbul’un tek nefeslik yeri burası. O da ancak bu saatte. Gerisi palavra!
Boğaz’ın köprüsünün tam altındayım. Tam ortasında. Eskiden olduğu gibi. Bulmuştum yerimi. Bazen buraya o kadar sarhoş gelirdim ki köprüyü bir uzay gemisi olarak görürdüm. Devasa bir uzay gemisi.
“Önce şerefine kaldır şişeni.”
Şişeyle beraber kafam da kalktı yukarı. Tek gördüğüm, havada asılı simsiyah bir gökkuşağı. Lacivert gecenin içinde tam üstümde başlayan ve karanlığın derinine doğru incelip yok olan simsiyah bir gökkuşağı...
Rakı bitti. Maltepe hafifledi. Meydana döndüm. İlk gördüğüm taksinin önüne atladım.
“Yürü!” dedim. “Sarıyer.”
Bir ara durdurdum arabayı. Konyak için.
“Yok! Artık cep kanyağı satmıyoruz” dedi adam.
İnanamadım.
“İyi, bir ufak rakı ver o zaman” dedim.