İhtiyar, ‘Ümitsizliğe kapılayım deme, dostsuz olmak hakikaten talihsizlik; ama insan yüreği, aşikar bir çıkar hesabıyla peşin hükme kapılmadıkça, dost sevgisi ve hoşgörüyle doludur. O sebeple de ümitlerine bel bağlamaktan vazgeçme. Bahsettiğin kişiler iyi yürekli, hoşgörülü kimselerse, sakın ona dertlenme’, dedi.
Çoğu zaman Şeytan’ı kendi durumumun timsali olarak görüyordum, çünkü koruyucularımın saadetine tanıklık ettiğimde, onun gibi benim de içimde kıskançlık dolu buruk bir öfke yükseliyordu.
Peki, ya benim dostlarımla akrabalarım neredeydi? Bebekliğimde beni gözeten bir babam, gülücükleri ve okşayışlarıyla beni sarmalayan bir annem olmamıştı. Olduysa da geçmişim bir karanlıktan, hiçbir şeyi seçemediğim bir boşluktan ibaretti. İlk anımda bile aynı cüsse ve yapıdaydım. Bana benzeyen ya da beni tanıdığını iddia eden hiç kimseyle karşılaşmamıştım. Neydim ben? Bu soru tekrar tekrar zihnimi kurcalıyor, yalnızca acı dolu inlemelerle yanıt buluyordu.
“Sakin ol! Şu sadık varlığıma duyduğun nefrete kapılıp gitmeden önce yalvarırım beni dinle! Yeterince acı çekmedim mi ki ıstırabıma ıstırap katıyorsun? Hayat birbiri üstüne yığılı kederlerden başka bir şey olmasa da benim için hala kıymetli ve korunmaya değer… “