Atıq Rahimi’nin bu romanı, dört ana sütun (felsefe, psikoloji, tarih, din) üzerine inşa edilmiş çok katmanlı bir yapıya sahip. Kitap bizi klasik Rus edebiyatının en büyük ahlaki sorusunu (Suç ve Ceza), hukukun ve insan hayatının tamamen hiçe sayıldığı bir coğrafyaya, 90’lar Afganistan’ına taşıyor. Ortaya çıkan tablo; suçun değil, cezasızlığın insanı delirttiği absürt bir trajedidir.
Resul ( Raskolnikov’un Kabil şubesi ) , idealleri olan ancak savaşın ortasında sıkışıp kalmış bir karakterdir. İşlediği cinayet, bir nevi Raskolnikov’un "üstün insan" teorisini test etme çabası gibidir. Ancak Kabil’in gerçekleri, Petersburg’un felsefi tartışmalarını anında yutar. Doğu’nun acı gerçekleri , Batı’nın idealizmini baskılıyor. Resul tıpkı Raskolnikov gibi yaşlı bir kadını öldürür ve bir ceza bekler. Fakat etrafındaki dünya o kadar çok ölümle doludur ki, onun işlediği bireysel cinayet kimsenin dikkatini bile çekmez. Resul’ün kendi içindeki o "sıkı muhakeme", dış dünyada hiçbir yankı bulmadığı için boşa düşer.
Romanın en güçlü sembollerinden biri de Resul’ün sesini kaybetmesidir. Bu durum, bireyin o büyük kargaşa içindeki konumunu özetler. Resul suçunu itiraf etmek ister, haykırmak ister ama dili buna izin vermez. Bu, aslında "anlatacak kimsenin olmaması" durumunun fiziksel bir tezahürüdür. Sesin kaybı, şeriatın kişisel çıkarlara göre yorumlandığı, silahların konuştuğu bir yerde bireysel vicdanın artık bir söz hakkının kalmadığını temsil eder.
Rahimi, 90’ların Afganistan’ını bir dekor değil, karakteri yutan bir bataklık gibi resmeder. Resul yargılanmak için çırpınırken karşısında ya umursamaz yetkilileri ya da dini kuralları kendi lehine yontan figürleri bulur.Şehir yıkıntı halindedir ve insan yaşamı bir "istatistik" bile değildir, sadece bir sokak gürültüsüdür. Resul’ün vicdan