biri hiçbiri binlercesi

biri hiçbiri binlercesi
@zebercet123
İstemeden varım ve istemeden öleceğim. Olduğum şeyle olmadığım şey arasında, hayal ettiğim şeyle hayatın beni yaptığı şey arasında bir boşluğum…
Muallim
Puslu Kıtalar
19 Ocak
155 okur puanı
Mart 2020 tarihinde katıldı
Şu anda okuduğu kitap
Vahşetin Anatomisi
Puan vermedi·136 syf.··
2026 10. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 01 Mart 2026 13:40
Belçika Kralı II. Leopold, "medeniyet götürme" vaadiyle Kongo'yu sömürgeleştirmiş; ancak gerçekte geride sadece kesik eller ve devasa bir kıyım bırakmıştı. Joseph Conrad, bu tarihi vahşeti Karanlığın Yüreği ile ölümsüzleştirmiştir. Romanın merkezindeki Kurtz, bölgedeki en başarılı fildişi toplayanıdır ve hakkında sürekli efsaneler anlatılan, herkesin dilindeki o "olağanüstü" adamdır. Şirket, ağır hasta olduğunu bildirdiği Kurtz’u geri getirmesi için kaptan Marlow’u nehrin derinliklerine gönderir. Marlow başlarda bu sürece ve Kurtz’a karşı oldukça ilgisiz ve mesafelidir; ancak nehrin yukarısına doğru ilerledikçe, sömürgeci gücün oradaki yaşamı nasıl bir korku hegemonyasına çevirdiğini bizzat görür. Kurtz, kaldığı barakanın etrafına kendine isyan edenlerin kellerini asarak dehşeti bir yönetim biçimi haline getirmiştir. Beyaz adamın bu iktidar hırsı, oradaki yerli halkın kültürünü ve dokusunu tamamen bozmuş; yerliler ise canlarını korumak için silah zoruyla dayatılan bu tiranı bir puta, bir ilaha dönüştürmek zorunda kalmışlardır. Marlow yolun sonuna geldiğinde ve Kurtz’un o karanlık çekim alanına girdiğinde, Kurtz hakkındaki fikri değişir ve onun dürüst vahşetindeki o büyük yıkımı fark eder. Kurtz’un ölürken haykırdığı o son sözler, "Dehşet, dehşet!", aslında sömürgeciliğin hiçbir zaman başarılı olamadığının, sadece koca bir enkaz yarattığının itirafıdır. Marlow, Avrupa'ya döndüğünde bu "dehşeti" medeniyetin sahte parıltısından saklamak ister. Kurtz'un nişanlısı onun son sözlerini sorduğunda, Marlow ona Kurtz'un ölürken "senin adını haykırdı" diyerek yalan söyler. Bu yalan, sömürgeciliğin o kanlı ve karanlık gerçeğinin, Avrupa'nın konforlu salonlarında nasıl bir "kahramanlık masalı" olarak pazarlandığının en acı özetidir.
Karanlığın YüreğiJoseph Conrad · İş Bankası Kültür Yayınları · 20215,5bin okunma
Reklam
Vicdanın ve Adaletin Yokluğunda Bir Cinayet
8/10
·224 syf.··
Beğendi
·
2026 9. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 27 Şubat 2026 14:18
Atıq Rahimi’nin bu romanı, dört ana sütun (felsefe, psikoloji, tarih, din) üzerine inşa edilmiş çok katmanlı bir yapıya sahip. Kitap bizi klasik Rus edebiyatının en büyük ahlaki sorusunu (Suç ve Ceza), hukukun ve insan hayatının tamamen hiçe sayıldığı bir coğrafyaya, 90’lar Afganistan’ına taşıyor. Ortaya çıkan tablo; suçun değil, cezasızlığın insanı delirttiği absürt bir trajedidir. Resul ( Raskolnikov’un Kabil şubesi ) , idealleri olan ancak savaşın ortasında sıkışıp kalmış bir karakterdir. İşlediği cinayet, bir nevi Raskolnikov’un "üstün insan" teorisini test etme çabası gibidir. Ancak Kabil’in gerçekleri, Petersburg’un felsefi tartışmalarını anında yutar. Doğu’nun acı gerçekleri , Batı’nın idealizmini baskılıyor. Resul tıpkı Raskolnikov gibi yaşlı bir kadını öldürür ve bir ceza bekler. Fakat etrafındaki dünya o kadar çok ölümle doludur ki, onun işlediği bireysel cinayet kimsenin dikkatini bile çekmez. Resul’ün kendi içindeki o "sıkı muhakeme", dış dünyada hiçbir yankı bulmadığı için boşa düşer. Romanın en güçlü sembollerinden biri de Resul’ün sesini kaybetmesidir. Bu durum, bireyin o büyük kargaşa içindeki konumunu özetler. Resul suçunu itiraf etmek ister, haykırmak ister ama dili buna izin vermez. Bu, aslında "anlatacak kimsenin olmaması" durumunun fiziksel bir tezahürüdür. Sesin kaybı, şeriatın kişisel çıkarlara göre yorumlandığı, silahların konuştuğu bir yerde bireysel vicdanın artık bir söz hakkının kalmadığını temsil eder. Rahimi, 90’ların Afganistan’ını bir dekor değil, karakteri yutan bir bataklık gibi resmeder. Resul yargılanmak için çırpınırken karşısında ya umursamaz yetkilileri ya da dini kuralları kendi lehine yontan figürleri bulur.Şehir yıkıntı halindedir ve insan yaşamı bir "istatistik" bile değildir, sadece bir sokak gürültüsüdür. Resul’ün vicdan
Kahrolsun DostoyevskiAtiq Rahimi · Can Yayınları · 2021241 okunma
Puan vermedi·328 syf.··
Beğendi
·
2026 8. kitabı
·
16 günde okudu
·
Okunma: 22 Şubat 2026 13:14
# Hafızanın Yerleşik Krallığında Bir Göçebe: Proustyen Bir Muhasebe Marcel Proust’un yedi ciltlik devasa külliyatını bitirmek, yaklaşık sekiz haftalık bir zihinsel maratonun ötesinde, insanın kendi ruhuyla yaptığı bir düellodur. Bu 3.000 sayfalık nehrin sonunda anladım ki; “hayatımız göçebedir, hafızamız ise yerleşik”. # Aristokrasinin Züppe Sessizliği ve "Fikir Tacirliği" Serinin başındaki o görkemli Guermantes salonları, bana hep o sahte entelektüel parıltıyı hatırlattı. Proust’un aristokratları aslında birer "fikir taciri": Hayatlarının bir yarısını bizi dinlemekle, diğer yarısını ise bizden dinlediklerini sanki kendi orijinal fikirleriymiş gibi başkalarına satmakla geçiriyorlar. Bu ortamlarda anlatıcının bir "saksı gibi" susması başta beni rahatsız etse de, aslında o sessizliğin bir gözlem laboratuvarı olduğunu fark ettim. Prenslerin ve Düklerin o "snop" (züppe) dünyasında, zekâ sadece bir vitrin süsü; anlatıcının sessizliği ise bu vitrini yıkan en büyük güç. # Bir Sığınak Olarak İnsan: Kelebek vs. Proust Okuma sürecimde anlatıcının tavrını, Henri Charrière’in "Kelebek" (Papillon) romanındaki karakterle kıyaslamadan edemedim. Kelebek, fiziksel bir hapishaneden kaçmak için sürekli bir adaya, bir ormana, bir coğrafyaya sığınır. Proust’un anlatıcısı ise sosyal bir göçebedir; o adalar yerine insanlara sığınır. Ancak her sığındığı "insan-ada", yakından tanıdıkça bir hayal kırıklığına dönüşür. Kelebek’in kaçışı mekânsal, Proust’un anlatıcısının kaçışı ise zihinseldir. # Shakespeare’in Ruhu ve Masumiyet Müzesi’nin Takıntısı Aşk meselesine gelince, Shakespeare’in o meşhur tespiti pusulamız oldu: Beğendiğimiz bedenlere, hayalini kurduğumuz ruhları yerleştirip adına aşk diyoruz. Anlatıcı, Albertine’e bir beden bulup içine kendi kurguladığı o "Gomorra" gizemini
Yakalanan ZamanMarcel Proust · Yapı Kredi Yayınları · 20241,401 okunma
"Kaybolmak, bir sırra ulaşmanın en kısa yoluydu."
9/10
·309 syf.··
Beğendi
·
2025 49. kitabı
·
10 günde okudu
·
Okunma: 11 Kasım 2025 13:01
Hikaye, Rinda'nın uzun yıllar önce ailesini terk edip sırra kadem basan babası Aslem'in ölüsünün gizemli bir şekilde Kuzey'den gelmesiyle başlıyor. Rinda, babasının gizemli vedasının ve nihayetinde ölüsünün ardındaki sırrı çözmek için, yasaklanmış ve tehlikelerle dolu,hakkında hep kötü hikayeler anlatılan Kuzey'e doğru yolculuğa çıkıyor. Roman, gerçekçi bir yolculuktan ziyade, varoluşsal bir arayışın, kimlik sorgulamasının ve mitlerle örülü bir serüvenin hikayesine dönüyor. Sönmez, Binbir Gece Masalları tadını kıvamında vererek,Doğu'nun sözlü anlatı geleneğini, masalları ve efsaneleri romana ustaca serpiştirerek hikayeye büyülü bir gerçekçilik katıyor. Rinda'nın hikayesi, bu masallarla iç içe geçerek evrensel bir insanlık durumuna dönüşüyor. “ Baba/oğul dilemması “ Geyik izleri, kara kurt mağarası ve beyaz tilki gibi hayvan imgeleri, masalların vazgeçilmezi olan doğa ve hayvan figürlerini tamamlıyor.Bu durum, romanın gerçeküstü ve büyülü atmosferini pekiştiriyor. Sönmez, bu romanında Tanpınar gibi sık sık rüyayı bir bilinçaltı yansımasından çok , zaman ve gerçekliğin kıyısında gezindiği bir alan olarak kullanıyor . Bu yüzden rüya ve uyanıklık arasındaki çizgiyi kasıtlı olarak belirsizleştiriyor. Bunu o kadar iyi kullanıyor ki mağaradaki işkence kısmı ve beyaz tilkinin hikayesindeki olayların gerçek mi yoksa bir rüya mı olduğunu ayırt etmekte zorlanıyoruz . Roman, ölüm karşısında hayat ne kadar hakikiyse, hayat karşısında da rüyanın o kadar hakiki olduğunu fısıldıyor. Bu edebi tercih, kitabın temel felsefi sorusunu destekliyor: "Gerçek nedir ve bulunabilir bir şey midir?" Bunun cevabını bize şöyle veriyor :”Gerçek aranarak bulunan değil, yaratılan bir şeydir.” İncelemeyi bir rüyanın içinde hapsolmuş ve kitabın bazı kısımlarında bize seslenen beyaz tilkinin
KuzeyBurhan Sönmez · İletişim Yayınevi · 2018448 okunma
Acıya , aşka ve diğer yalnızlıklara…
Puan vermedi·212 syf.··
Beğendi
·
2025 48. kitabı
·
10 günde okudu
·
Okunma: 01 Kasım 2025 12:15
Selçuk Baran bu kitabında da umudu, coşkuyu ve hüznü tek bir resimde ustalıkla yan yana getiriyor. Bozkır Çiçekleri, bozkırın ortasında filizlenmeye çalışan ve yolları bir şekilde kesişen üç çiçeğin: Seyfi, Nurten ve Müfit’in hikâyesi. Toplumsal normlara uyum sağlamakta zorlanan, sürekli bir arayış içinde olan ve nihayetinde yalnız kalmayı tercih eden ya da yalnızlığa sürüklenen karakterler onlar. Seyfi, Anadolu’nun kırsalından Ankara’ya okumak ve kendine yeni bir yaşam kurmak umuduyla gelmiş genç bir adamdır. Çalıştığı iş yerinin bodrum katında yaşaması, onun toplumsal ve psikolojik konumunun en güçlü metaforudur. Şehrin “üst katlarında” yaşanan hayata erişemeyen, karanlıkta kalan, ağırlığın altında ezilen bir ruhtur. Tanıştığı Nurten’le evlenerek yeni bir hayata adım atar; ancak ne istediğini bilememesi ve geleneksel bakış açısı, evliliklerinde giderek artan bir gerilimi beraberinde getirir. Bu dünyaya Müfit’in dahil oluşu, hikâyenin akışını değiştiren kırılma noktasıdır. Müfit, entelektüel bir çevrede yetişmiş, farklı ülkelerde kendi yazgısını aramış, sonunda hayatı olduğu gibi kabullenmiş bir karakterdir. Seyfi için Müfit, ulaşmakta zorlandığı modern dünyanın bir sembolüdür. Onun varlığı, Seyfi ve Nurten’in ilişkisini derinleştirir ve aynı zamanda çatlatır. Nurten ise evliliğinin başında kabullendiği düzenle yaşamaya çalışsa da, zamanla bu düzenin ruhunu sıktığını fark eder. Kendini bulma çabası, geçmişten arınma isteği ve hiç bitmeyen eksiklik hissi arasında sıkışır. Müfit’le yaşadığı yakınlaşma bile ona beklediği tamamlanmayı vermez. Yanında değişen iki erkeğe rağmen kendi kabuğunu kıramaz; çünkü asıl dönüşüm, başkalarının değil, kendi içinin dönüşümüdür. Romanın sonunda Nurten, hem Seyfi’yi hem Müfit’i terk eder. Otel odasından yazdığı mektuplar, onun hayata
Bozkır ÇiçekleriSelçuk Baran · Yapı Kredi Yayınları · 20211,270 okunma
Reklam