Belki de bizim gibilerin elinde kalan son şey salakça bir umut. Gelecek saniyelerin üstlerine binerek uçan olaylar bizi ayakta tutuyor. Bütün hayatımız boyunca beklediğimiz ve nereden geleceğini bilmediğimiz huzuru arıyoruz. Ve tükenmez huzur arayışımız hayatta kalmamızı sağlıyor.Aslında yalan söylüyorum. Ben hiçbir şey aramıyorum ve beklemiyorum. Sadece duruyorum. Kaçanı da durduruyorum. “Durun!” diyorum. “Gitmenize gerek yok. Onlar size gelirler.”
Yalnızım. İnsanların çoğu evlerine gitti; radyo dinleyerek akşam gazetelerini okuyorlar. Pazar günü ağızlarında bir kül tadı bırakarak sona eriyor ve şimdiden pazartesiyi düşünüyorlar. Ama benim için ne pazartesi ne de pazar var: Benim payıma düşen düzensiz bir biçimde geçip giden günler ve bunun gibi bir anda ortaya çıkıveren parıltılar.
En bayağı olayın bir serüvene dönüşmesi için onu anlatmaya koyulmanız gerekir, bu yeterlidir. İnsanları aldatan da bu zaten: İnsan hikayecilikten kurtulamaz, kendi hikayeleri ve başkalarının hikayeleri arasında yaşar; başına gelen her şeyi hikayelerinin arasından görür, hayatını anlatıyormuş gibi yaşamaya çalışır.
Çıkmak, herhangi bir yere gitmek istiyorum. Gerçekten kendi yerimi bulacağım, içine yerleşeceğim bir yere… Ama benim yerim diye bir şey yok; ben fazlalığım.
Yorgun ve yaşlı; istemeye istemeye var olmaya devam ediyorlardı çünkü ölmek için yeterince güçlü değillerdi, çünkü ölüm onlara ancak dışarıdan gelebilirdi: Ölümlerini, bir iç zorunluluk gibi sevinçle taşıyan yalnızca melodilerdir fakat onlar var olmazlar. Var olan her şey nedensiz ortaya çıkar, zavallılığı yüzünden varoluşunu sürdürür ve rastgele ölür.