Gençken, daha çok seyahat etmem, daha uzaklara gitmem, yabancı ülkelerde daha çok zaman geçirmem, kendimi hayata katıp daha derin bir şekilde yaşamak için sürekli bir koşuşturma içinde olmam gerektiğini düşünürdüm ama zamanla anladım ki, aradığım şey tam burada içimde, etrafımdaki şeylerde, işim haline gelen o geçici işlerde, gündelik hayatın hengamesinde ve bakışlarımı oraya yönelttiğim sürece karşılaştığım insanların gözlerindeydi.
Eskiden, hayatta olmanın en derin hissine ormanda ulaşacağıma, uzun çam ağaçlarının arasında dolaşırken, bir kütüğün üzerinde tek başıma oturup güneşe bakarken ya da kıyıdaki kayalıklardan denizi seyrederken onu yakalayacağıma inanırdım; tam anlamıyla uyanabilmek için sessiz unsurların arasında olmam gerektiğini zannederdim. Ama sonra her şeyin zaten burada, etrafımdaki detaylarda olduğunu keşfettim, mesele sadece onları fark etmekti; kendimi unutup dikkatimi dışarıya, yani gerçekten "dışarıya" çevirebilmekti. İşte hayatta olmanın en derin hissi burada yatıyor, bir başkasına dikkatlice bakmakta.