"Aşk nedir?" sorusuna ben, belirsizlik diye cevap verirdim çünkü ne olduğunu bilmiyorum. Ancak bizlere öğretilene göre "her şeyden üstün, güçlü, fazla, yıkıp dökebilecekken uyku dinginliği de veren" cevabını vermemiz gerekirdi. En acısı ve şüphe dolu olanı da belki de birçoğumuzun hiçbir zaman bunun cevabını veremeyecek olmasıdır, şayet aşk denen kutsal duygu ya da kimine göre illet gerçekten varsa.
Uğultulu Tepeler içinse çoğu insan aşkın en güçlü şekilde hissettirildiği, derinliğinin muazzamca anlatıldığı eser yorumunu yapıyor. Merak ediyorum; acaba böyle düşünen insanların kaçı aşkı tattı yoksa bu da bize öğretilen, içine dahil edildiğimiz ilüzyonun parçası mı?
Ben, kitabı okurken dünyasına dahil olup, karakterlerle Uğultulu Tepeler'de ve çiftlikte büyürken aşktan çok insan taraflarımızı düşündüm. Kurgu da olsa kitap, yaşanabilecek bir olay örgüsüne sahip çünkü hayatta iyilik yaptığında her zaman iyilik bulmazsın. Melek şekline bile bürünsen sevdiklerin acı çeker, bazen sevgi ve emeğine rağmen o insanları yaşarken kaybedersin, sen de acı çekersin.
Okudukça anladım ki tüm içre duygular yoğrulduğu ele göre ruha bürünür. Bir babanın sevgisini düşündüğümüzde güvenle beraber sağlanan huzur imgeleşir; aşık, sevgilinin mutluluğu için mutsuz olmalıdır, sevgi güçlendirmeli, iyilik iyileştirmelidir. Ama bu hisler ve daha nicelerinin var olması, doğru olması için yeterli değildir. Kitaptaki gibi.
Bizler insanız, en iyimizin bile şeytani denecek bir tarafı vardır ve sağlanamayan devamlı huzur, tatsızlık ve belirsizliklere neden olur. Ne de olsa matematik işlemi değil hayat ve bizler de Adem ile Havva'nın çocuklarıyız.