Nazenin'den öğrenmişti. Tam da onun gibi söyledi. İçinden. Tek nefeste: "Sikeyim!" Hoşuna gitti. Tekrarladı. "Sikeyim, sikeyim, sikeyim!" Gözle seçilemeyecek incelikte bir gülümsemeye kavuştu yüzü. Nasıl olsa kimse duymuyordu. İnsanlar, diye düşündü. Ne görüyor ne de duyuyorlar. Bin kere dedi, söyleyeceğim. Hepsi için. "Sikeyim, sikeyim, sikeyim, sikeyim, sikeyim, sikeyim, sikeyim, sikeyim, sikeyim, sikeyim..."
Çevresi onlarla doluydu. Kuşatılmıştı. İnsanlarla. Yanından geçip giden insanlarla. Önlerine çıktığı için hızlı adımlarla etrafından geçtikleri, siyahlar içindeki kızı görmeyen ve acelesi olan insanlarla. Nasıl anlayamıyorlar, diye düşündü Derda. Yanlarından geçiyorum. Buradayım, aralarında. Ama hiçbirinin umurunda değilim. Görmüyorlar bile beni. Hepsi kör olmuş. Ya da bu çarşaf, görünmezlik kumaşından...
Onu kurtaracağımı düşünüyordu. Ama kim kimi kurtarabilmişti şimdiye kadar? Beni kim kurtaracaktı? "Kurtuluş" dedim. "Ankara'da bir mahalle." Fazlası değil. Belki bir de Bob Marley'in en iyi şarkısı. Daha fazla düşünmeye gerek yok. Adı her yerde, kendisi yok! Kurtulmaya gelmiyoruz dünyaya. Daha da saplanmak için buradayız. Dibine kadar. Onun için çürüyor bedenlerimiz ölünce.
Belki de tek sorun şuydu: biz ne istediğimizi bilememiştik hiçbir zaman. Ve dolayısıyla her şeyi deniyorduk belki görünce istediğimiz, uğruna yaşadığımız şeyi hatırlarız diye.