Fakat iyi niyetle, en azından daha iyi niyetle anneme karşı dürüst davrandığımda bile çabalarım aynı sığlıkta karaya oturuyordu. Dikkatini dağıtabiliyordum ama bundan fazlasını yapamıyordum. Arkadaşlığımdan payına düşeni alamıyor, teselli bulamıyordu. Aslında delik bir kabı doldurmaya çalışıyordum ve bundan ötürü, dikkatini tamamen ve sonsuza dek dağıtamayacağım için o akşamlar genellikle keyifsizlikle sonlanıyordu; onu oyalayacak kalıcı bir şeyin yokluğunda eline tek geçen buydu: Hiçlik.
Babam kendini bir tür sevilen kanun kaçağı gibi görüyordu; hayranlık uyandıran özel biri. Ondan -kendisi olmasından- en az onun kadar keyif alan bir dünyada bir kaçak olarak görüyordu kendini.
Sohbet ederken -veya sohbet etmeyi denerken- de benzer bir hedefi var gibiydi. Doğru yanıtını, onaylanmış yanıtını bildiğini hissettiği soruları cevaplamaktan keyif alırdı. Bunu çok küçük yasta anlamış ve ona bu doğrultuda sufle vermeyi öğrenmiştim. Dolaysıyla onunla konuşmak oyun oynamak veya birlikte tekerleme söylemek gibiydi.
Ariadne'nin hafif ayakları daireyi bir daha, bir daha dolaştı. Her adımı kusursuzdu, kendisine verdiği bir hediyeydi sanki. Ariadne de hediyeyi gülümseyerek kabul ediyordu. Onu omuzlarıdan yakalamak istedim. Ne yaparsan yap, demek istedim, aşırı mutlu olma. O zaman başından aşağı ateşler yağar.
Bir şey söylemedim. Bıraktım dans etsin.