İş bulmak bir yana, kapkaranlık gecelerin içinde uykuyu, sokağa çıktığımda yolumu, dünya denen cehennemde kendimi bulamıyordum. Hayatım, aramak, bazen ne aradığını bile bilmemek ama sonuçta hiçbir şey bulamamaktan ibaretti.
Açlık, savaş, geri kalmışlık ve inanılmaz felaketlerle ilgili haberleri kitleler, masal dinler gibi dinliyor. İşte böylesi bir yaşam önümüzden gelip gidiyor. Sen kendi duvarlarının gerisine çekiliyorsun. O, kendi duvarlarının gerisine çekiliyor. Bir başka kentte. Bir başka ülkede. Herkes bir başka kentte. Herkes bir başka dili konuşuyor. Ya da anlamaya çalışıyor. Aynı dili konuşan iki kişi yok. Her sözü, insanın kendisi için söylediğine inanıyorsun. Her söylenen söz, bir biçimde insanın kendi kendini onaylaması. Karşısındakine bir şey anlatmak istese de, gene kendi gerçeğini, bilmişliğini ya da doğru algılayışını kanıtlamak için söylenen sözler. Bir bedenin üzerinde dolaşan her el, kendi bedenini okşamak istercesine dolaşıyor öteki beden üzerinde.
Oysa gerçek kötüler hiçbir suç izi bırakmadan başka muhitlerde geziyorlardı. Beyaz yakalarıyla rahat rahat ortalıkta dolanıyorlardı ve nedense hiç kimse onları dert etmiyordu; pahalı ayakkabılarıyla sahilde yürüyüşe çıkıyorlardı, kahve fincanlarıyla ve kurumsal kimlikleriyle plazalara giriyorlardı, sonra da naylon duyarlılıklarıyla, güneş gözlükleriyle, çokça anlatım bozukluklarıyla cümleler kuruyorlardı oturdukları kafelerde. Ekmekten, sudan, kadından konuşur gibi, yatırım araçlarından, indekslerden, partilerden konuşuyorlardı ve hiçbir koşulda kötü olmuyorlardı. Masumiyetlerini neredeyse ucuza kapatılmış bir gayrimenkul gibi satın alıp, kasada tuttukları tapuların arasına fırlatmışlardı. Onlar her koşulda iyi insanlar oluyordu ve bizim mahalledekiler eskiden beri kendilerine düşen bedeli ödemek zorunda kalıyorlardı.