Yazar’ın kitabın önsözünde anlattığı bir anekdot, bu eserin meselesini son derece berrak bir biçimde ortaya koyuyor: Kitabının konusunu soranlara her defasında “katil kadınları araştırıyorum” dediğinde, çoğu kişinin bunu “katledilen kadınlar” olarak duyması.
Kadın ve kadınlık, toplumsal tahayyülde o kadar derin biçimde “mağduriyet”le özdeşleştirilmiş, öylesine katı bir biçimde kodlanmıştır ki; bir kadının fail olabileceğini dilde kurmak hem neredeyse imkânsızdır hem de tehditkâr bir ihtimal olarak görülür. Kitap boyunca yazar, Şili tarihinden dört kadının hikâyesini, yargılanma süreçlerini ve susturulmuş seslerini görünür kılmaya çalışırken; “katil kadın” fikrinin patriyarkal toplumsal anlatı içinde neden kabul edilemez olduğunu da adım adım açığa çıkarır. Bu kabul edilemezlik, söz konusu kadınların hikâyelerinin Şili toplumu ve yargı mekanizması tarafından nasıl sistematik biçimde “histerik”, “deli” ya da “tutkulu âşık” anlatılarına indirgendiğini de gözler önüne serer. Çünkü nihayetinde, yazarın son derece çarpıcı bir dille ifade ettiği gibi:
“Katil bir kadını infaz etmek, toplumun yüzyıllardır inkâr ettiği bir gerçeği kabul etmek anlamına gelir… Histerik değil, hasta değil, meczup hiç değil. Tetiği çekip onu infaz etmek; fiilde, imgelemde ve dilde sistematik olarak reddedilmiş bir özneyi tanımaktır. Ve bu tanıma gerçekten mümkün olsaydı, kadınların pasif, ölçülü, fedakar, sevgi dolu ve hepsinden önemlisi zararsız olduğu fikri üzerine kurulu toplumsal cinsiyet modelinin ciddi biçimde sarsılmasına yol açardı.”
Nitekim tam da Zeran’ın işaret ettiği üzere, kitaptaki tüm kadınlar işledikleri suçları açıkça kabul etmiş ve işledikleri suça dair açıkladıkları ayrıntılarda "tutku dolu bir aşk", "akıl hastalığı" vs gibi işaretlerde bulunmamış olmalarına rağmen; hem yargı