“Ölüme ağlama. Kalbe bak. Hata ve isyan ile pişman, ibadet ve taat ile neşveli değilsen zaten ölüsün” diyor Mustafa Kutlu. Bu kelimeleriyle kötülükten pişman, ya da iyilikten mesut değilsen zaten ölüsün, yani bedenin yaşasa ne olur ruhun yaşamıyor demek ister gibi. Bizler ruhumuz kadar varız dünyada. Ruhumuz sayesinde gelip geçen yıllarımıza nefes aldık değil de yaşadık deriz. İnsan ruhu, bedeninden önce yaratılmıştır. Bu dünyadaki yolculuğuna başlamadan önce âlem-i ervah yani ruh âlemi denen bir yerde bulunuyordu. Sahte yüzlerimizin olmadığı, tüm benliğimizle görünür olduğumuz, bedenlerimizin değil de ruhlarımızın sevildiği bir yerde. O âlemden göç edip dünyaya yolcu olarak geldikten sonra oluştu bizlere emanet olan bedenlerimiz. Yazar şöyle de ifade etmiş bu durumu: “Bir kere ‘ben’ dediği zaman bedenine değil, ruhuna işaret etmiş olur insan. Onun için insanı insan yapan ve ona şahsiyet kazandıran ruhtur. Ölümden sonra, yani ruh bedenden ayrılınca geriye kalan sadece cesettir.”
Bir rüya halindeyiz şu an. Dünyanın ışıltısı gözlerimizi kamaştırıyor ve gerçeği görmekte zorlanıyoruz çoğumuz. Işıltılı dünyadaki bu yolculuk elbet bir gün bitecek ve başka bir yolculuk başlayacak bizler için. Fakat bu sefer sonu olamayan bir yolculuk olacak bu. Hayat-ı ebediyeye yolculuk olacak.
Bu seferki sonsuz yolculukta asıl önemli olanın, bizi biz yapanın, bedenimiz değil de ruhumuz olduğunu anlayacağız. Yaşarken bunu bilerek yaşamalıyız dünyevi güzelliklerle vaktimizi ziyan etmek yerine ruhumuzu Allah’a teslim etmeli, o’nun emrettiği biçimde, bizlere çizdiği doğru yoldan şaşmadan yaşamalıyız ki sonsuz dünyada refah halinde olalım.
Ve şöyle düşünürüm her zaman, şu hayatta yaşam kaynağımız olan oksijeni bile içimizde tutmuyoruz değil mi? Alıyoruz ve karbondioksit olarak geri veriyoruz.