Üstad-ı Mutlak Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurur:
“Kıyamet Günü’nde bir adam getirilip Cehennem’e atılır. Bağırsakları karnından dışarı fırlar ve o hâlinde değirmen çeviren merkep gibi döner. Cehennemdekiler onun yanına toplanır ve: Ey filan, bu ne hâl? Bize iyiliği emreden ve bizden kötülüğü nehyeden sen değil miydin? derler. O da: Evet, iyiliği emrederdim fakat onu ben yapmazdım. Kötülükten nehyederdim de onu kendim yapardım, diye cevap verir.”
(Buhârî, Bed’ül-halk 10)
İnsan ilmiyle amel etmediği, öğrendiklerini teorikten pratiğe, söylemden eyleme geçirmediği sürece öğrendiği ilim asla kendisine fayda vermez ve veremez.
Amelden yoksun bir şekilde ilimleri öğrenmek ve bu şekilde ilmi bir amaç hâline getirmek, amel etmek için değil de yalnızca bilgi sahibi olmak için okumak kişinin helâk sebebidir. Zira ilim emredileni yapmak, yasaklanandan kaçınmak için bir araç olmalıdır, yoksa başlı başına bir amaç değil.
İlim kendisiyle amel etmek için öğrenilmelidir. Nasıl ki bir merkebe hadis, fıkıh, tefsir ve kelam ilimlerini anlatan kitapları yüklemekle o merkep âlim olmaz ve olamaz. Öyle de insan dahi yalnızca malumat sahibi olmak için hafızasına İslâmi ilimleri yüklemekle, o ilimleri merkep misillü yüklenmekle âlim olmaz ve olamaz. Âlim ancak bildiği ile amel eden kimsedir, yoksa kitap yüklü merkepten bir farkı olmaz.
Ey insan! Unutma ki helâk olanlar ahirette: “Şayet (vahye-ilme) kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, (şimdi) şu alevli cehennemin mahkûmları arasında olmazdık.” (Mülk Sûresi, 67/10) diyen kimselerdir.