Puslu Kıtalar Atlası üniversite yılllarında (selam olsun tüm Hacettepe Camiasına) kıymetli bir hocamızın sorumlu tutmasıyla tanışmıştım, tanışmıştım diyorum o dönem ne kadar haşır neşir olsam da okumayı hep ertelemiştim. Hoş, her kitabın kendi okunma zamanı olduğuna inanırım, bu yüzden o zaman yeltensem de okuyamazdım, okusam da bugün aldığım verimi alamazdım, biliyorum.
Bu yüzden ülkelerin birinde bu salgın günlerine nasipmiş İhsan Oktay Anar'ın bu eşsiz rüyasına dahil olmak.
İlk olarak söylemek isterim ki sayfalar arasında lisans döneminde aldığım notlara denk gelmek, altını çizdiğim cümlelere gözümüm ilişmesiyle duygu dolu anlar yaşamış olmamım yanında bu notlarımın kitabı daha kolay anlamamda epey yardımı ve faydası oldu.
Bununla billikte kitap hakkında sonsuz yorum yapabilirim, ama incelemek haddim değil.
Bundan sebep belirtmek isterim ki okuyacaklarınız nacizane yorumumdan fazlası değildir.
Bu kitap, bu eser, bu düş adına ne dersek diyelim alalade okuyabileceğimiz çıtır çerez bir kitap değil kendisi, kurgusu, alt metinleri, sık sık sözlüğe başvurma gereksinimine ihtiyaç hissedilmesi, merak duygusunu dizliginlemekten olay akışını kaçırmak istememek gibi nedenlerden bir ders gibi başına oturup okunması gereken bir tür kendisi.
Bundan başka kitaptaki Uzun İhsan'ın oğlu Bünyamin'e bıraktığı şu söz çok çarpıcı bir cümle bana göre:
"sen okuyasın diye değil, yaşayasın diye."
okunması yeterli olmayan, yaşanması gereken bir kitap Puslu Kıtalar Atlası, diğer türlü kalakalıyorsunuz öylece, ilerleyemiyorsunuz
serüvende.
Serüven dememden zaten eserin sürükleyicilik ve etkileyicilik oranın yüksek olduğunu anlamış olsanız gerek.
E daha ne diyeyim, okuyalım okutalım, yaşayalım, yaşatalım bir kitap.
Ara vermeden yazarın elimde bulunan iki kitabını da hayatıma dahil etmek