Karalama2
...?...?/1989... Kendini haddinden fazla duyumsadığı için acıya ve korkuyuda haddinden fazla duyarlı arkadaşım için, burası tam bir cehennemdi. Her şeyiyle farklıydı Ankara'dan. Çok kültürlü, birçok etnik gruptan oluşan, bu etnik grupların bir nevi kabileci bir tutumla diğerleriyle arasına sınırlar koyarak birbirinden ayrıştığı, etnik milliyetçiliğin gündelik yaşama, ilişkilere yansıdığı, daha çok Arap ve Kürtlerin hakim olduğu bir yerdi o zamanlar Hatay'ın Dörtyol ilçesi. Bu arada şunu söylemezsem arkadaşımın yaşadığı şeyler, içinde bulunduğu ortamın iklimi tam olarak anlaşılmaz. Arkadaşımın babası gençliğinde ve nerdeyse tüm hayatında siyasetle uğraşan, Türk Milliyetçisi ve MHP kökenli biriydi. Bu siyasi görüşü, kimliğinin en önemli unsurunu oluşturuyordu o zamanlar. Buda Dörtyol gibi Arapların ve Kürtlerin çoğunlukta olduğu ve o zamanlar siyasi iklimin, Kürt ve Türkler arasında büyük gerilimler yarattığı bir ortamda, arkadaşım ve ailesini potansiyel olarak bir hedef haline getiriyordu. Bu ortam, bırakın arkadaşımı, bir yetişkin için bile çok tehlikeliydi. Etnik grupların sahip olduğu siyasi görüş, kendi kimliğini oluşturan unsurları korumaya dönük bir amaçla benimsendiği için, kendi etnik grubu ve siyasi görüşleri dışında kalanları ötekileştirir. Arkadaşımın babasının siyasi görüşüde, kendi etnik kökenlerini temel alarak oluştuğundan, doğal olarak bölgenin çoğunluğunu ötekiler olarak görmeyi gerektiriyordu. Bu öteki aynı zamanda düşmanda demekti. Babasının siyasi görüşünü miras olarak alan, korkulara duyarlı, korku temelli bir hayat yaşayan arkadaşım, korkularını var eden düşmanını bulmuştu. Bu korku veren düşman, kendilerini azınlıkta bırakan, nerdeyse tüm bölge halkıydı. Azınlıkta olmanın yol açtığı bir dikkatle dikkatini, etnik grupları birbirinden ayıran
Covid-19 ve teknoloji Dün, dünden bir önceki gün, yarın ve yarından sonraki gün ve günlerdeki olanlar ve olacaklar gibi tıpkısının aynısı olan bir sabah daha bir işe gitme eylemi için uyandım telefona kurulmuş bir alarm ile tabi ki! Yoksa uyanmak öyle kolay değil bu büyük şehirde. Üstünüzden tır geçmiş gibi uyanırsınız. Uyanırsınız dediğim öyle kolay bir işlem değildir. Milyarlarca sinir hücresinden oluşan beynimizden İstanbul’un karmaşık bir otoyol ağı gibi sinir sistemi beynimizi vücudumuzun her bir noktasına bağlantı yapmamızı sağlar. İletişim hızını şöyle örnekleyebiliriz. Elinizi sıcak bir çorbadan (ne çorbası olduğuna takılmayın ) ne kadar hızlı çektiğinizi düşünmeniz yeterli olacaktır. ( Bu arada düşünmek bazen suç teşkil eder bilginiz olsun ) kurmuş olduğunuz telefon alarmı çaldığı zaman bahsettiğimiz hızla beynimiz gözlerimizin önündeki garaj kapısını andıran göz kapaklarımıza komut gönderir açıl açıl açıl. Birkaç tekrardan sonra garaj kapıları ağır ağır açılır. Bitti mi bitmedi yanında birde 10 kavanoz bal dermişim. Gözlerden sonra ( bu arada göz renginin bir anlamı yoktur bu olaylar esnasında, renkli gözlerin yaptığı etki bir başka konudur) sıra doğrulma anına gelmiştir bu evrelerin gerçekleşmesi ağır olacağından alarm 10 dakika daha erken olarak kurulmuştur o yüzden içinizden manyak kalk işe geç kalacaksın diye geçirmenize gerek yok rahat olun ve okumaya devam edin. Zor bela kollarımızdan aldığımız destek ile oturur pozisyonuna geliriz işte bu evrede şu cümleler geçer zihnimizden ‘ of ne zaman sabah oldu veya ulan daha yeni yattım ne ara saat geldi ‘ gibi ve vb. cümlelerden sonra sağa ya da sola doğru bacaklarımızı yataktan aşağı sarkıtırız ve terlikler ile göz göze gelirisiniz. Kapıda bekleyen özel şoför gibi sizi wc kapısına bırakmak için bekler. Az
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
OLMUYOR Çocuk karşıma geçmiş yatar Eba desen ikide bir atar Ben ne yapsam veliye batar Uzaktan olmuyor be bakanım Sanki beni kimseler duymuyor Düşüncesiyle boğazım yırtılıyor Alt kat ,üst kat canlı derse katılıyor Uzaktan olmuyor be bakanım Dakikalarca bağlanmak için uğraş Hep bir ağızdan derler: internet yavaş Bir de süre yetmiyor diye eklenince telaş Uzaktan olmuyor be bakanım Her ders sırasında telefon hiç susmaz Bağlanamıyorum diyen mesajlar durmaz Hiçbir öğretmen bu durumu hayra yormaz Uzaktan olmuyor be bakanım Sistem yarısına görüntü , yarısına ses taşır Kendi sesime fon şeklinde hışır hışır Bu şekilde bilgi öğrenciye nasıl ulaşır Uzaktan olmuyor be bakanım Anası babası ailecek beni dinler Odaya girip çıkan selamlar ve güler Pek peri masalı gibi geçmiyor günler Uzaktan olmuyor be bakanım
Sektör sattıran algoritmayı keşfetti: Kitap değil, kitap simülasyonu
2000’lerin başında çok satan bir kitap söz konusu edildiğinde iyi edebiyat olup olmadığı konuşuluyordu; şimdinin çok satanlarının edebiyat olup olmadığını tartışıyoruz… Ama sonuçta bu kitapların da çokça seveni, okuyanı var… Bunu gözardı edebilir miyiz, “edebiyat değil” diyerek geçebilir miyiz? Niye böyle oldu? Ve yeni tür yazın ve bu ekonomik şartlarda yayıncılık nereye doğru gidiyor? Akademisyen, yazar, eleştirmen ve sektörün bu alanda deneyim sahibi yayıncılarına sorduk… Baştan ipucunu vereyim, birden fazla katil var; sosyal medya en çok kurşun sıkanı! İşte Tayfun Atay, Semih Gümüş, Ümit Alan, Metin Solmaz, Yelda Cumalıoğlu, Cem Erciyes, Vedat Bayrak, İhsan Yılmaz ve Berbat Edebiyat ekibinin zihin açıcı gözlemleriyle yeni dönem yazarlığı ve yayıncılığı… ‘Yayıncılık sektörü algoritmayı keşfetti’ Yazar Ümit Alan. Yazar Ümit Alan, yeni tip ‘çok satan yazına’ bir isim koyuyor: Kitap benzeri ürün. Alan, “Her okuma, prestijli okuma değildir” tezini de ortaya atarak yayıncılık dünyamızın geleceğine fener tutuyor. Ben bu kitapları, yayıncılık sektörünün algoritmayı keşfi olarak yorumluyorum. Başka bir deyişle, yapay zekânın editörlük mesleğini ele geçirmesi. Bu kitapları yazan insanlar, genellikle dijital medyanın algoritma düzeninde öne çıkmış insanlar. Milyonlarca iletinin içinde kendilerine alan açmışlar. Peki hangi kalite kriteriyle? Tabii ki algoritmanın kalite kriteriyle. O da nedir, çok beğeni alması, çok paylaşılması yazarına takipçi getirmesi vs. ‘Yorum yazarsın: Kendi kaybeder. Bak kitap ismi de çıktı’ Facebook listemizde bazı arkadaşlarımızın iletilerini daha çok gördüğümüzü fark etmişizdir. Bunun nedeni basit; ya çok beğeni almıştır ya da biz daha önce onun iletilerini çok beğenmişizdir. Dolayısıyla Facebook da bizi onu daha çok gösterir ki, timeline’da da
05 Aralık 2017 tarihinde yapılan Akademik Başarı ve Hayat Becerileri dersine, İstanbul Ticaret Üniversitesinde İletişim Fakültesi Dekanı olarak görev yapan Prof. Dr. Mim Kemal Öke katıldı. “Prof. Dr. Mim Kemal Öke, hayattaki hedefini şöyle açıkladı: “Yaşamımda başarıyı değil de mutlu olmayı hedefledim. Mutlu olabilmek için başkalarını mutlu etmek gerekir. Ne kadar çok mutlu edersen o kadar çok mutlu olursun. Birine yardım ettiğinizde onun güldüğünü görmenin verdiği hazza diyecek yoktur. Bu dünyada önemli olan tek şey faydalı insan olmaktır. Hayatta başarısız ol, yenil, ne olacak? Bırak, karşındaki mutlu olsun.” Dekanımız, zorluklarla baş etmede ilk şartın, onları kabullenmek olduğunu söyledi: “Kararlarımı alırken hep duygusal, hep romantik hareket ettim. Pire için çok yorgan yaktım, gerekirse yine yakarım. Zorluklar karşısında geliştirdiğim stratejilerim de olmadı benim. Zorluklarla mücadele edebilmenin ilk şartı, o zorlukları peşinen kabul etmektir. Erenlerden birine ‘Bize öyle şey söyle ki dünyada olmasın’ demişler. O da ‘Rahatlık’ cevabını vermiş. Dünyada rahat olmak, diye bir kavram yok! Bir de zorluklara, zorluk gözüyle bakmayın. Onları sorun olarak görmeyin. Başaramadığınız hiçbir şeyi kendinize sıkıntı yapmayın. Hayatımdan sorun kelimesini çıkardım, zorluklara hiç takılmadım. Belki de birçok insan için büyük sorun sayılabilecek olaylar geçti başımdan, bu anlarda tam teslimiyeti seçtim.” Mim Kemal hocamız, büyükleri mutlu etmenin gereğine, çocukluğuna ait anılar vasıtasıyla şöyle değindi: “Küçüklüğümü hatırlamaya çalışıyorum… Atatürk’ün doktoru Mim Kemal’in torunu olmak… İkisi de bakan dedeler, ekâbir bir aile, Nişantaşı… Birçok insanın düşündüğü gibi zengin bir aile çocuğu değildim. Ben doğduğumda babam iflas etmişti. Üstelik hovarda, alkolik ve kavgacı bir