Bu kitap bir roman değil, insanın kendi içindeki uçurumlarla girdiği bir düellodur.
Dostoyevski bize önce bir hastalık teşhisi koyar: "Karamazovluk." Bu, toprağa bağlı, vahşi, şehvet dolu ve hayvani bir yaşama arzusu ile göksel bir huzur arayışı arasındaki o korkunç sarkaçtır. Baba Fyodor bu bataklığın kendisidir; Dimitri onun tutkulu kurbanı, İvan onun zihinsel reddedişi, Alyoşa ise o bataklıktan yükselen nilüferdir.
İvan’ın felsefesi, modern insanın trajdisidir. O, Tanrı’yı "akıl" yoluyla anlamaya çalışırken, aklın sınırlarına çarpar. Şöyle der bize: "Dünya bu kadar adaletsizken, bir çocuğun gözyaşı üzerine kurulu bir cenneti kabul etmek, ruhumu satmaktır." İvan’ın haklılığı, bizi o büyük ve karanlık boşluğa fırlatır: Metafizik Başkaldırı. Eğer üstümüzde bizi denetleyen mutlak bir ahlak yasası yoksa, insan kendi kendinin tanrısı olur. Ama İvan şunu unutur; tanrı olan insan, kendi vicdanının ağırlığı altında ezilmeye mahkûmdur.
Dimitri, "Her şey mübahtır" diyen İvan’ın aksine, "Her şeyi hissettim ama hiçbir şeyi açıklayamadım" diyen adamdır. O, Karamazovluğun en saf halidir. Günahın dibine kadar batar ama ruhundaki o ilahi kıvılcım asla sönmez. Onun felsefesi "Çileyle Arınma"dır. İşlemediği bir baba katilliği suçunu üstlenirken aslında şunu demek ister: "Ben bu cinayeti işlemedim ama ruhumda o babayı öldürme arzusu vardı. Bu yüzden suçluyum ve acı çekerek temizlenmeliyim."
Alyoşa, kitabın felsefi sentezidir. İvan’ın keskin zekasına ve Dimitri’nin yıkıcı tutkusuna karşı "Aktif Sevgi"yi koyar. Alyoşa’ya göre dünya, argümanlarla değil, bir başkasının acısına sessizce ortak olarak kurtarılabilir. Peder Zosima'dan öğrendiği o sarsıcı gerçek şudur: "Herkes her şeyden ve herkesten sorumludur." Eğer ben kapımdaki dilenciye yardım etmiyorsam, onun hırsızlık