Onu bu acıklı şeyi seyrederken gördüğüm için rahatsızlık duyuyorum. Sinemayı seven, şiir ve müziğe hayran olan o. Çok daha iyi şeylere layık o. Böyle bir şeyi nasıl sevebilir? Ona bunu sert bir şekilde söyledim, kızdı.
Paris'e döndüm. Onu televizyonunun karşısında yalnız bıraktım.
Yolda, onun bunu sevmediğini anladım, ama artık vasatlık, bayağılık, çirkinlik kaçırtmıyordu onu.
O an onun ne kadar yalnız olduğunu anladım.
Eğer kalsaydım, televizyonu açmayacaktı.
Bu kitaptan nedensizce beklentilerim çok yüksekti fakat hiç kendime uygun bulamadım. Bir oturuşta bitiririm diye başladım ama sonunu zorla getirdim, sıkıldım.
Yapılan sözcük oyunları güzeldi, bunlar hoşuma gitti. Fakat onun dışında acaba kitabın derinliği var ben mi anlayamadım diye düşündüm. Yaşlı huysuz ve yalnız bir adamın söylenmeleri gibiydi kitap. Sanki söylenecek kimse bulamamış, kitap yazarsam nasıl olsa herkes okur diye söylenmişş de söylenmiş. Okurken bir an önce bitsin diye okudum.
Yalnızken kendimi özgür hissediyorum, canımın istediği şeyi düşünebilirim, kendi düşüncelerime sığınıyorum, "kafası başka yerde" denilenlerden oluyorum. Kafamın başka yerde olmasına bayılıyorum, düşüncelerimin arasındaki yollara sapmayı, zihnimdeki çılgınlıkları özgür bırakmayı çok seviyorum.
Tuhaf, uygunsuz, kimi zaman utanç verici düşüncelerimin olması hoşuma gidiyor.
Yasak düşünce yoktur. Ben özgür bir düşünür olmak istiyorum.
Bizim büyük düşünürlerimiz düşünce özgürlüğünü her zaman savundular.
Montaigne, Descartes, Voltaire ve Florent Pagny hep buna inandılar