Bir Teredddüdün Romanı, Peyami Safa'nın eserlerinden okuduğum 4. kitaptı. Bu kitaptan önce okuduğum kitaplarının çok başarılı kurgusundan mıdır, Peyami Safa'nın usta yazarlığından mıdır bilmem ama bu kitap benim Peyami Safa'dan olan beklentimi karşılamadı. Kitabı kurguca diğer okuduğum Peyami Safa eserlerine göre zayıf buldum.
Kitap boyunca Mualla ile ne olacak diye merakla bekledim. Ne yazık ki Mualla ile olan merakımı karşılayamadan kitap Vildan ile bitti.
Peyami Safa'yı gerçekten çok seviyorum, okumayı en sevdiğim yazarlardan biri ama Peyami Safa'yı hiç okumamış birinin Peyami Safa okumaya bu kitapla başlamaması gerektiğini düşünüyorum.
Bir Teredddüdün Romanı, Peyami Safa'nın eserlerinden okuduğum 4. kitaptı. Bu kitaptan önce okuduğum kitaplarının çok başarılı kurgusundan mıdır, Peyami Safa'nın usta yazarlığından mıdır bilmem ama bu kitap benim Peyami Safa'dan olan beklentimi karşılamadı. Kitabı kurguca diğer okuduğum Peyami Safa eserlerine göre zayıf buldum.
Kitap boyunca Mualla ile ne olacak diye merakla bekledim. Ne yazık ki Mualla ile olan merakımı karşılayamadan kitap Vildan ile bitti.
Peyami Safa'yı gerçekten çok seviyorum, okumayı en sevdiğim yazarlardan biri ama Peyami Safa'yı hiç okumamış birinin Peyami Safa okumaya bu kitapla başlamaması gerektiğini düşünüyorum.
Uzun zamandır okumak istediğim, beklentilerimin olduğu bir kitaptı ve gerçekten beklentilerimi karşıladı. Kitabı okurken Necdet'e o kadar üzülüyordum ki sindire sindire okudum. Fazlasıyla yürek burkan fakat bir o kadar da sürükleyici bir romandı. O yüzden bu incelemeyi yaparken biraz geveze olacağım.
Öncelikle Necdet karakteri benim için çok ayrı bir yere sahip oldu. Özet kısmında çapkın, zengin, yakışıklı diye bahsedildiği için açıkçası tanzimat ve servetifinun dönemi eserlerinde karşımıza çıkan alafranga bir tip olacağını düşünmüştüm ama hiç düşündüğüm gibi olmadı. Anlayışlı, çevresindeki insanlar için en doğrusunu yapmaya çalışan, sevgi dolu ve kibar biriydi. Meliha'ya olan büyük aşkını, arkadaşı şemsi için hep geri plana atmaya, içinde yaşamaya çalıştı. Bunun için Meliha'dan köşe bucak kaçarken kalbinde onun aşkını büyütmeye devam ediyordu.
Meliha ise yer yer kızdığım, nefret ettiğim en çok da anlamaya çalıştığım bir karakterdi. Tüm bu anlama çabama, empati kurmama rağmen gerçekten sevmediğim bir karakter oldu. Haklı bulduğum tek yer en başta Necdet'in aşkını reddetme sebebiydi. Bu sebep onun haklı olduğu tek şeyken aynı zamanda felaketi de oldu. Kendi bencil hırsları yüzünden Necdet'in ölümüne sebep olması yetmezmiş gibi çocuğunu, kocasını, çevresindeki herkesi bir şekilde girdabın içine soktu. Necdet'in de dediği gibi az sevmek fakat çok sevilmek istiyordu. Karşısındakine hiçbir şey vermeyip ondan çok şey beklemeye devam ediyordu. Bu yüzden Necdet'in aşkı onun için hayatı boyunca ulaşmak istediği gayeydi. Daha önce sevmemiş bir kalbin bütün hırsıyla Necdet'e ulaşmak istedi. Kendince gerçekten de sevdi belki bilemiyorum fakat sevdiği adamı adım adım intihara sürükleyen de kendisiydi.
Müzehher ise Meliha'nın tam tersi özelliklere sahip bir kadındı. Onun sevgisi
Franz Kafka'nın babasına yazdığı bir mektuptan oluşan "Babaya Mektup" kitabı: kolay okunabilecek, -sayfa sayısı olarak- kısa bir kitap olsa da anlatılanların fazlasıyla etkisinde bırakan çarpıcı bir kitap.
Baba figürünün çocukluktan yetişkinliğe hatta yaşlılığa kadar bir insan için ne kadar önemli olduğunu Franz Kafka'nın babası ile yaşadığı olaylardan görebiliyoruz.
Franz Kafka kitapta "gerçek" manada bir şiddete maruz kalmadığını dile getiriyor. Ama şiddet her zaman fiziksel değildir. Bazen küçümseyici bir bakış, ciddiye almama, dalga geçme de şiddettir. Belki de Kafka, o yaşadığı tüm problemler -problem diyip geçilecek basit şeyler olmadığını kitabı okudukça görüyoruz- yerine dayak yemeyi tercih ederdi. Kitapta tek suçlu baba da değil bence. Baba kadar anne de suçlu. Babanın gölgesinde kalan bir anne çünkü. Annesi ve babasının ilişkilerinin de iyi olduğunu görüyoruz kitapta, Kafka bizzat kendisi söylüyor zaten bunu. Keşke çocuklarıyla da aynı şekilde iyi ilişkileri olsaydı.
Çocukluktan kalan bir "baba" travması diyip de geçilecek türden şeyler değil Kafka'nın yaşadıkları. Çünkü çocukluktan kalmış bir şey yok. Kafka büyüdüğünde, tabir-i câiz ise koskoca adam olduğunda bile devam ediyor Kafka'nın babasının "baba olamayışları"...
Okurken gerçekten Kafka'nın babasını boğmak istedim. Kitabın isminin " Babaya Mektup" olması da bir çok şeyi açıklıyor bence. "babaMa mektup" değil "Babaya Mektup". Herhangi iyelik eki yok, sahiplenme yok. Sanki babasına değil de yabancı birine yazılmış gibi... "Babaya Mektup."
Babalık iyi imkanlar sağlamayla, düzgün kıyafetler giydirmeyle, ele muhtaç etmemeyle olmuyor. Babalık ilgi ile, sevgi ile, çocuğuna verdiğin emek ile oluyor.