Aşk bu topraklarda hâlâ imkânsızdı. Bu topraklarda hâlâ birçok şey imkânsızdı. Ne çocukluğunuzun izini sürmeye, ne aşkınızın rüzgârında savrulmanıza izin vardı. Yaşanılan karanlık günlerin gölgesi düşüyordu yüreğinize. Ne yana dönseniz, kirli bir savaşın acımasız koşulları, açık ya da gizli vahşetiyle karşınıza dikiliveriyordu. Türkiye'nin doğusuyla batısı arasındaki farkın hıçbir zaman kapanmadığını bildiğiniz gibi, gün günden doğunun zararına açıldığını da bir kez daha görüyordunuz.
Büyük bir aşktan geriye her zaman büyük anlar kalır.
Kimse bunu alamaz sizden.
Bir aşkın en onulmaz zamanlarında bile, çoğu kez o anların hatırı yüzünden ayrılamazsınız.
Canımız yanıyordu. Birbirimizı ne çok sevdiğimizi anlamamıza yaramıştı aşkın derin ve karanlık imtihanı. Yara almıştık ve şımdi birbirimizin yaralarının başını beklıyorduk.
İçe kapanışın sonsuz bir iç çekişe dönüştüğünü, o evlerde kalmış, bir türlü evlenip kendi evine çıkamamış o kızlarda gördüm. Pencerelerin, duvarların bu anlamını onlardan öğrendim. Bir yaşa geldikten, bütün umutlarını yitirdikten, artık kardeş çocuklarına bakar olduktan sonra, sedef sandıklarda beklettikleri çeyizlerini yeni evlenenlere armağan götürmenin sızısına onlarda tanık oldum. Başkalarına devredilmiş hayatların boşunalığı!.
İmkânsızlığın şiddeti kadar, ütopyaların gücünü de o sert iklimden, o sarp kentin profilinden, taşların kunt dilinden almış olsam gerek.