bir kitabı anlayabilmeniz için zihninizin yeterli gezinme alanına sahip olması şart. bu sadece okuma için değil, hayat için de geçerli. yaşadıklarınızın size anlamlı gelmesi için biraz zihin gezinmesi şart.
kemal sayar, modern insanın içsel yolculuğuna ve ruhsal bunalımlarına ayna tutan, psikiyatriyi edebiyatla ustaca birleştiren en sevdiğim yazar ve hekimlerden biri. kitaplarını okurken psikolojinin derinliklerine inmek, varoluş çağrısına eşlik etmek hoşuma gidiyor.
ruhun labirentleri, kemal hoca’nın okuduğum diğer kitaplarından biraz farklı. bunun nedeniyse daha fazla akademik terim ve literatür taraması içeriyor olması. “labirent” metaforu üzerinden "benlik” kavramını inceliyor. bu labirent yalnızca bireysel bir karmaşayı değil, aynı zamanda toplumsal belleğin ve kültürel kodların da bir yansıması. kitabın ön sözünde de buna işaret ediyor: “kültürel derinliğe nüfuz etmeden deruhte edilecek bir psikoloji/ psikiyatri pratiği, bizi sıhhatli bir pratiğe ulaştırmaz.” kitap süresince birçok düşünür ve sanatçıyı referans alarak “benliğe” çok katmanlı bir anlatı sunması da tüm bunları destekler nitelikte bence. ek olarak “sahici benlik” ve “sahte benlik” arasındaki çatışma, bireyin içsel huzursuzluğunun temel kaynaklarından biri olarak ele alınıyor. bireyin gerçekle yüzleşememesinin getirdiği depresyon, kaygı ve yabancılaşma gibi ruhsal sorunları; sadece bireysel patolojiler olarak değil, aynı zamanda anlam kaybı, benlik bütünlüğünün zedelenmesi ve aşırı bireyselleşme gibi çağdaş sorunların bir yansıması olarak değerlendiriyor. bu alanda çalışmama rağmen kitapta adı geçen “frantz fanon” benim için bir keşif oldu. psikiyatrist ve düşünür kimliğiyle, sömürgecilik ve kimlik üzerine geliştirdiği fikirler beni derinden etkiledi..
M. Kemal Sayar
rollo may "yirminci yüzyıl insanının temel sorunu nedir?" diye sorar ve cevap verir: "boşluk." insanlar neyi istediklerini ve neyi hissettiklerini bilmemektedirler.