Aslan Asker Şvayk Dünya Savaşı'nda Başından Geçenler

8,6/10  (7 Oy) · 
14 okunma  · 
8 beğeni  · 
469 gösterim
Aslan Asker Şvayk, insanlık tarihinin en acımasız savaşlarından birini, I. Dünya Savaşı'nı tüm anlamsızlıkları, gülünçlükleriyle yerden yere vuran bir yergi başyapıtı. Çek yazar Yaroslav Haşek'in, savaş çığırtkanlığını, militarizmi, devlet buyurganlığını gözünün yaşına bakmadan eleştirdiği bir mizah klasiği. Şvayk ise, dünya edebiyatının en unutulmaz karakterlerinden biri. Çok mu zeki, çok mu aptal? Akıllı mı, deli mi? Karar vermek okura kalmış. Ama belli ki, Şvayk her zaman zorbalığa karşı edilgin bir direniş içinde. Aslan Asker Şvayk, yayınlandığı dönemde, savaşa karşı direniş yalımlarını tutuşturmuş, savaş taşlamalarıyla tüm Avrupa'yı 'bulaşıcı bir virüs' gibi sarmış. Kimi eleştirmenler Haşek'i, mizah ustalığında Cervantes ve Rabelais'yle bir tutuyor.
  • Baskı Tarihi:
    Mayıs 2015
  • Sayfa Sayısı:
    877
  • ISBN:
    9789750706196
  • Orijinal Adı:
    The Good Soldier Svejk
  • Çeviri:
    Celâl Üster
  • Yayınevi:
    Can Yayınları
  • Kitabın Türü:
Oblomov 
14 Mar 13:36, Kitabı okudu, 18 günde, Beğendi, 9/10 puan

Okuduğum en güzel kitaplardan biriydi. Şvayk çok ilginç bir karakter. Başına gelen hiçbir şeyi dert etmiyor. Çok mu aptal yoksa çok mu zeki çoğu zaman anlaşılamıyor. Kitabın tek eksi tarafı içinde ana konuyla ilgilsi olmayan çok fazla hikaye olması.

Kitaptan 5 Alıntı

Onur Özkan 
17 Kas 18:49, Kitabı okudu, Beğendi, 9/10 puan

Kupa Meyhanesi’nde tek bir müşteri vardı:
Devlet güvenlik örgütünde görevli sivil polis Bretschneider.
Meyhaneci Palivets bardakları yıkıyor, Bretschneider de onu kapana
kıstırmaya çalışıyordu, ama boşuna. Palivets, ağzı bozuğun tekiydi.
“Göt”ten, “bok”tan, “sıçmak”tan başka laf bilmezdi.
Ama aslında mürekkep yalamış adamdı;
önüne gelene, Waterloo Çarpışması’nda Napoléon’un Muhafız Birliği
Komutanı’nın, İngilizlerin suratına şamar gibi indirdiği yanıtı
Victor Hugo’dan okumalarını salık verirdi.
(İngilizlerin komutanı, Mareşal Cambronne’u çağırıp teslim
olmasını istediğinde Mareşal’in şöyle dediği söylenir:
“Merde! Asker adam ölür de teslim olmaz.”)

Bretschneider, ciddi bir sohbete kapı açtı:
“Ne kadar muhteşem bir yaz!”
Palivets, bardakları dolaba yerleştirirken, yanıtı yapıştırdı:
“İçine sıçayım böyle yazın!”

Bretschneider, umutsuzca da olsa, “Herifçioğulları Saraybosna’da
iyi iş becermişler doğrusu,” dedi. Palivets, “Ne Saraybosna’sı?” diye sordu.
“Nusle’deki şarap dükkânını mı söylüyorsun?
Bilmez misin, her Allah’ın günü hır çıkar orada.”
“Ben Bosna’daki Saraybosna’dan söz ediyorum Bay Palivets.
Ekselansları Arşidük Ferdinand’ı vurmuşlar. Buna ne dersiniz?”

Palivets, piposunu yakarken, “Ben böyle işlere burnumu sokmam,”
diye karşılık verdi alttan alarak. “Sikimde değil. Alarga duracaksın.
Bugünlerde böyle işlere burnunu sokarsan kafanı kopartırlar.
Esnaf adamım ben, bira isteyene birasını veririm, o kadar.
Saraybosna’ymış, siyasetmiş, toprağı bol olsun, Ferdinand’mış,
bize göre değil bunlar. Dosdoğru Pankratz’ı (Prag hapishanesi)
boylar adam.” Sesi soluğu kesilen Bretschneider, umarsızca boş
meyhaneye baktı. Ama çok geçmeden yeniden lafa girdi:

“Şu aynanın olduğu yerde İmparator Hazretlerinin resmi asılı değil miydi?”
“Evet, hakkın var,” diye yanıtladı Palivets.
“Tam da orada asılıydı, ama sinekler pisleyip duruyordu üstüne,
baktım olacak gibi değil, ben de tavan arasına kaldırdım.
Neme lazım, müşterinin biri kalkar bir laf eder, tatsızlık çıkmasın.
Durup dururken başımı neden belaya sokayım?”

“Saraybosna’da durum çok kötüymüş, ne dersiniz Bay Palivets?”
Bu kurnazca soruya, Palivets’ten çok temkinli bir yanıt geldi:
“Bu mevsimde Bosna-Hersek cehennem gibidir.
Askerliğimi orada yapmıştım. Bizim teğmeni serinletmek
için başına buz torbası koyardık.”
“Hangi alaydaydınız, Bay Palivets?”
“Önemsiz şeyleri hiç aklımda tutamam,” dedi Palivets.
“Hangi alayda olduğumdan bana ne! Merak bile etmedim.
Böyle mevzulara merak sardırmak insana iyilik getirmez.”

Bretschneider, artık umudunu tümden yitirmiş ve suspus olmuştu ki,
Şvayk girdi içeri. Şvayk kendisine bir siyah bira söyleyip de,
“Bugün Viyana da yasa bürünecekmiş,” der demez,
Bretschneider’in asık suratında güller açıverdi.
Gözleri umutla ışıldadı ve “Konopiştiye’de de on siyah bayrak asmışlar,”
deyiverdi. Birasından bir yudum alan Şvayk, “Aslında on iki bayrak
asmaları gerekirdi,” diye karşılık verdi.
Bretschneider soracak oldu: “Neden on iki bayrak asacaklarmış?”
Şvayk, “Yuvarlak hesap olsun diye,” dedi.
“Düzinenin hesabı daha kolay olur. Hem düzineyle alırsan, daha ucuza gelir.”

Bir sessizlik oldu. Sessizliği göğüs geçirerek Şvayk bozdu gene:
“Artık Tanrı’ya kavuştu, meleklerin yanında.
Huzur içinde yatsın! Ömrü imparator olmaya yetmedi. Askerliğimi yaparken,
generalin teki attan düşmüş, sessiz sedasız cavlağı çekmişti.
Hemen koştular, kaldırıp atına bindirmeye çalıştılar, ama bir de baktılar,
koca general çoktan öbür dünyayı boylamış.
Hem de tam mareşal olacakken.
Geçit töreninde cumbadak düşüp yeri öpüvermiş.

Bu geçit törenlerinde hep bir uğursuzluk vardır.
Zaten Saraybosna’da da geçit töreni sırasında olmuş olanlar.
Hiç unutmam, bir geçit töreninde üniformamda yirmi düğme eksik
diye on beş gün hücre hapsi vermişlerdi; hem de tam iki gün Lazar gibi
ellerim bağlı yatmıştım. Ama ordu dediğin disiplinli olmalı efendim;
yoksa kimse kimseyi takmaz. Teğmen Makovets her zaman şöyle derdi:
‘Her işin başı disiplindir, Allah’ın salakları! Yoksa maymunlar gibi
ağaçlara tırmanır durursunuz! Ama merak etmeyin, ordu insan sınıfına
sokacak sizi, hayvan herifler!’
Ne kadar haklıymış bizim teğmen! Şöyle bir park düşünsenize:
Diyelim, Karel Meydanı’nın oradaki park; her ağacın tepesinde
başıbozuk bir asker! Al başına belayı!”

Bretschneider, yeniden söze girdi:
“Saraybosna’da olup bitenler Sırpların marifeti.”
Şvayk, “Şimdi yanıldınız işte,” diye yanıt verdi. “Bana sorarsanız,
mutlaka Türklerin başının altından çıkmıştır bu iş;
Bosna-Hersek yüzünden.” Sonra da, Avusturya’nın Balkan politikasına
ilişkin görüşlerini anlatmaya koyuldu:
1912’de Sırbistan, Bulgaristan ve Yunanistan’a karşı giriştikleri savaşta
yenilgiye uğrayan Türkler, Avusturya’nın kendilerinden yana çıkmasını istemişler, Avusturya böyle bir şeye yanaşmayınca da Ferdinand’ı vurmuşlardı.

Şvayk, Palivets’e dönerek, “Türkleri sever misiniz?”
diye sordu. “O kuduz kâfirleri sever misiniz? Mümkün mü sevmeniz?”
“Müşteri müşteridir,” dedi Palivets, “ister Türk olsun, ister başka milletten.
Esnaf takımı işe siyaset karıştırmaz.
Birasını içip parasını veren müşterinin başımın üstünde yeri var;
başköşeye kurulsun, dilediği gibi ahkâm kessin. Benim raconum böyle.
Bizim Ferdinand’ı vuran Sırp’mış Türk’müş, Katolik’miş Müslüman’mış,
anarşistmiş,Genç Çek’miş (Dr. Kramar önderliğindeki Çek Ulusal
Liberal Partisi’nin üyelerine Genç Çekler deniyordu. Dr. Kramar , sonradan, Çekoslovakya Cumhuriyeti’nin ilk başbakanı oldu.), vız gelir tırıs gider.”

Artık ikisinden de umudu kesmekte olan Bretschneider,
“Çok haklısınız, Bay Palivets,” diye lafa karıştı yeniden.
“Ama ne derseniz deyin, Avusturya için büyük bir kayıp olduğunu
kabul etmelisiniz.” Yanıt, meyhaneci yerine Şvayk’tan geldi:
“Gerçekten de çok büyük bir kayıp. Daha büyük bir kayıp olamaz.
En beyinsiz ahmak bile yerini tutamaz Ferdinand’ın.
Keşke biraz daha şişman olsaydı.”
Bretschneider kaçırmadı: “Ne demek istediniz?”

Şvayk keyiflenmişti:
“Ne demek mi istedim? Demek istediğim şu: Ferdinand biraz daha
şişman olsaydı, Konopiştiye’deki topraklarında odun ve mantar toplayan
kocakarıları kovalarken çoktan kalpten gitmiş olur, böyle utanç verici bir
biçimde ölmek zorunda kalmazdı. İmparator Hazretlerinin amcasının
vurularak öleceği kimin aklına gelirdi? Rezaletin daniskası!
Bütün gazeteler onu yazıyor. Yıllar önce bizim Budyeyovitse’de Brjetislav
Ludvik adında bir celep vardı, pazaryerinin ortasında çıkan bir
marazada bıçaklayıvermişlerdi. Adamın Bohuslav adında bir oğlu vardı;
kimse onun domuzlarını almaya yanaşmazdı. Derlerdi ki:
‘O bıçaklanan herifin oğlu bu. Bu da babası gibi rezilin tekidir herhalde!’
Çocukcağız sonunda dayanamadı, Krumlov’daki köprüden Vltava Irmağı’na
attı kendini. Atlayıp sudan aldılar; ölmesin diye, baş aşağı çevirip
yuttuğu suları bile çıkardılar; ama kendisine iğne yapan doktorun kucağında
can verdi.”

Bretschneider işkillenmişti:
“Doğrusu, çok tuhaf benzetmeleriniz var,” dedi.
“Ferdinand’la celebin ne alakası var şimdi?”
“Nasıl yani?” diye savunmaya geçti Şvayk. “Tanrı yazdıysa bozsun,
benim kimseyi kimseye benzettiğim yok. Bay Palivets beni iyi tanır.
Kimseyi kimseye benzetmemişimdir hayatımda.
Ama Arşidük’ün dul hanımının yerinde olmak istemezdim doğrusu.
(Şvayk’ın, suikastta Arşidük Franz Ferdinand’ın karısının da
öldüğünden habersiz olduğu anlaşılıyor. )
Şimdi ne yapacak acaba? Çocuklar yetim kaldı,
Konopiştiye malikânesi de efendisiz. Ne dersiniz, acaba yeni bir arşidükle
mi evlenir? Ama niye evlensin ki? Yeni kocasıyla yeniden Saraybosna’ya
gitsin, bir kere daha dul kalsın diye mi?

Biliyor musunuz, yıllar önce Hluboka
(Prens Schwarzenberg’in Güney Bohemya’daki ünlü malikânesi.)
yakınlarında Zliv’de bir orman bekçisi tanımıştım. Horoz derlerdi herife.
Ne kadar boktan bir ad, değil mi? Kaçak avlananlar tarafından vuruldu;
ardında bir dul, iki de bebek bıraktı. Bir yıl geçti geçmedi, kadın, bir başka
orman bekçisine, Midlovarili Pepik Şavel'e vardı. Onu da vurmasınlar mı!
Karı tuttu, gene bir orman bekçisiyle evlendi. Diyordu ki:
‘Allah’ın hakkı üçtür. Üçüncüyü de vururlarsa, artık ne yaparım bilemem!’
Tabii onu da yaşatmadılar. Kadın da, üç orman bekçisinden altı çocukla
ortada kaldı. Bu kez, Prens Hazretlerinin Hluboka’daki malikânesine
kadar gitti, evlendiği orman bekçilerinin hepsinin öldürüldüğünü anlattı
yana yakıla. Bunun üzerine, kadını, Rajitse’deki gözetleme kulesinde çalışan
Yareş adında bir göl bekçisiyle evlendirdiler. Bu sefer ne oldu dersiniz?
Gölde kaçak avlananlar, adamı suya atıp boğdular. Kadın ondan
iki çocuk peydahlamıştı. Gene rahat durmadı, gitti,
Vodnyani’den bir domuz kasabına vardı. Herifçioğlu bir gece baltayı
kafasına indirdiği gibi karıyı eşek cennetine gönderdi, sonra da kendiliğinden
gidip teslim oldu. Pisek’teki bölge mahkemesinde yargılandıktan
sonra asılırken rahibin burnunu ısırdı ve en küçük bir pişmanlık
duymadığını söyledi. İmparator Hazretleri hakkında da çok çirkin laflar etti.”

Artık iyiden iyiye umutlanan Bretschneider,
“Ne gibi çirkin laflar?” diye sormadan edemedi.
“Söyleyemem, çünkü bugüne kadar kimse söylemeye cesaret edemedi.
Ama duyduğuma göre, o kadar korkunç, o kadar iğrenç laflar etmiş ki,
idamı seyreden savcılardan biri keçileri kaçırmış. Laf yayılmasın diye,
adamcağızı hâlâ hücrede tutuyorlarmış. Hani, milletin kafayı bulduktan
sonra İmparator Hazretlerine savurduğu beylik küfürlerden değilmiş.”

Bu kez, “Peki, millet kafayı bulunca İmparator Hazretlerine ne gibi
küfürler savuruyormuş?” diye sordu Bretschneider.
“Beyler, lütfen, konuyu değiştirseniz iyi olacak,” diye araya girdi Palivets.
“Bu zevzekliklerden hiç hoşlanmıyorum. Sonunda biri olmadık bir laf
kaçıracak ağzından, başımız belaya girecek.”

Şvayk oralı olmadı:
“Yani, adam kafası kıyak olunca İmparator Hazretlerine ne gibi küfürler
sallar, onu mu öğrenmek istiyorsunuz?
Ohoo, neler neler! Hele bir kafayı bulun, bir de Avusturya Millî Marşı’nı çalsınlar,
bakın nasıl bozuyorsunuz ağzınızı! Öyle şeyler gelir ki aklınıza, yarısı doğru
olsa, İmparator Hazretleri ömür boyu temizleyemez bu rezilliği.
Ama doğruya doğru, eğriye eğri, ihtiyar bu lafları hiç hak etmiyor.
Düşünsenize! Oğlu Rudolf, gencecik yaşında, erkekliğinin baharında
göçüp gitti bu dünyadan. (. İmparator Franz Joseph’in oğlu, tahtın vârisi
Rudolf, Mayerling’deki av şatosunda, on yedi yaşındaki metresi
Maria Vetsera’yla birlikte intihar etmiş olarak bulunmuştu.)

Karısı Elisabeth, bıçaklanarak öldürüldü. Daha sonra, Johann Orth’u da yitirdi.
(Arşidük Johann, Habsburg unvanını bırakarak kendine Johann Orth
adını vermişti.)
Ardından, Meksika imparatoru olan erkek kardeşi, bir kale duvarının dibinde
kurşuna dizildi. ( İmparator Franz Joseph’in erkek kardeşi Ferdinand Maximilian, Meksika imparatoru olmuş; daha sonra Benito Juárez’in birlikleri tarafından
tutsak alınmış, 1867’de idam edilmiştir.)
Şimdi de, şu ihtiyarlık günlerinde, amcasını vurdular.
Bunca acıya dayanmak için, insanın sinirleri çelikten olmalı.
Bütün bunlar yetmezmiş gibi, Allah’ın ayyaşları sövüp sayıyorlar adamcağıza.
Bugün savaş patlak versin, gönüllü yazılıp İmparator Hazretleri uğruna
kanımın son damlasına kadar savaşmazsam ne olayım!”

Şvayk, birayı kafasına diktikten sonra devam etti:
“Siz İmparator Hazretlerinin bütün bunlara eyvallah diyeceğini mi
sanıyorsunuz! Öyleyse, onu zerre kadar tanımıyorsunuz demektir.
Mutlaka savaş açacağız Türklere. İmparatorumuz onlara diyecek ki:
‘Siz benim amcamı öldürdünüz. Ben bunun hesabını sormaz mıyım!’
Savaştan kaçış yok. Sırbistan’la Rusya da bize arka çıkar.
Ortalık kan gölüne döner.”

Şvayk, bu kehanetleri savururken güzelleşivermişti.
Yüzündeki alıklık yerini coşkulu bir ışıltıya bırakmıştı; ay parçası gibi sırıtıyordu.
Onun gözünde her şey çok açıktı.
Avusturya’nın geleceğini okumasına kimse engel olamazdı:
“Türklerle savaşa girersek Almanlar bize saldırabilir. Almanlarla Türkler
birbirlerine arka çıkarlar. Dünya yüzünde onlardan fırlaması yoktur.
Ama biz de, 1871’den beri Almanya’ya diş bileyen Fransa’yla saf tutarız.
İşte o zaman savaş çıkar, hem de ne biçim! Daha ne diyeyim!”

Bretschneider yerinden kalktı ve karanlık bir sesle,
“Başka bir şey demenize gerek kalmadı,” dedi.
“Benimle koridora kadar gelirseniz anlarsınız.”
Sivil polisin ardından koridora çıkan Şvayk, hiç ummadığı bir durumla
karşılaştı. Az önce birlikte bira içtiği Bretschneider, kartallı kimliğini
(Çift başlı kartal, Avusturya Devlet Güvenlik Örgütü’nün simgesiydi.)
çıkarıp kendisini tutukladığını, dosdoğru emniyet müdürlüğüne
götüreceğini söyledi. Şvayk, bir yanlışlığa kurban gittiğini, hiçbir suç
işlemediğini, kimseyi kızdıracak bir söz etmediğini açıklamaya çalıştıysa
da para etmedi. Bretschneider Nuh diyor, peygamber demiyordu:
Aslında, bir değil birçok suç işlemişti; üstelik işlediği suçlar arasında
vatana ihanet de bulunuyordu.

Birlikte meyhaneye döndüklerinde Şvayk, Palivets’e,
“Beş bira içtim, iki frankfurter, bir de küçük ekmek yedim,”
dedi. “Şimdi bana bir erik rakısı ver de gideyim. Tutuklanmış bulunuyorum.”
Bretschneider, kartallı kimliğini Palivets’e de gösterdikten
sonra bir süre yüzüne bakıp sordu:
“Evli misiniz?”
“Evet.”
“Siz yokken hanımınız burayı çekip çevirebilir mi?”
“Elbette.”
“O zaman mesele yok Bay Palivets,” dedi Bretschneider sırıtarak.
“Hanımınızı çağırın gelsin, işi ona devredin. Akşam gelip sizi de alacağız.”
Şvayk, “Aldırma dostum,” diye meyhaneciyi yatıştırmaya
çalıştı. “Beni sadece vatana ihanetten götürüyor.”
“Peki ama, ben neden götürülüyorum?” diye sızlandı meyhaneci.
“O kadar da dikkat etmiştim lafıma.”

Bretschneider, kendinden emin, gülümsedi:
“İmparator Hazretlerinin üstüne sineklerin pislediğini söylediniz ya!
Ama merak etmeyin, emniyette aklınızı başınıza getirirler!”
Ve böylece Şvayk, Kupa Meyhanesi’nden sivil polisle birlikte ayrıldı.
Sokağa çıktıklarında, yüzü o alık gülümseyişle aydınlandı:
“Kaldırımdan aşağı ineyim mi?”
“O da ne demek?”
“Tutuklandığıma göre, kaldırımda yürümeye hakkım yoktur diye düşündüm de.”
Müdüriyetten içeri girerlerken de şöyle demekten alamadı kendini:
“Doğrusu, orada sizinle çok iyi vakit geçirdik.
Kupa Meyhanesi’ne sık sık gider misiniz?”
Şvayk’ı kayıt odasına götürürlerken, Palivets de meyhaneyi karısına
teslim ediyor, hüngür hüngür ağlayan kadıncağızı elinden
geldiğince yatıştırmaya çalışıyordu:
“Bırak şu ağlayıp sızlanmayı artık. İmparator Hazretlerinin
resminde sinek boku var diye bana ne yapabilirler ki?”

İşte, Aslan Asker Şvayk, bütün o hoşluğu ve tatlılığıyla Dünya Savaşı’na
böyle karıştı. Onun öngörüleri tarihçileri mutlaka ilgilendirecektir.
Kupa Meyhanesi’nde kehanette bulunurken söyledikleri doğru çıkmamış olabilir;
ama unutmamak gerekir ki Şvayk, kimseden siyaset dersi almış değildi.

Aslan Asker Şvayk, Jaroslav Hasek (Sayfa 19 - 1.Aslan Asker Şvayk Dünya Savaşı’na burnunu sokuyor - Birinci Bölüm CEPHE GERİSİNDE)Aslan Asker Şvayk, Jaroslav Hasek (Sayfa 19 - 1.Aslan Asker Şvayk Dünya Savaşı’na burnunu sokuyor - Birinci Bölüm CEPHE GERİSİNDE)
Onur Özkan 
28 Tem 10:33, Kitabı okudu, Beğendi, 9/10 puan

ÖNSÖZ

Büyük bir çağ büyük adamlar ister.
Öyle tanınmamış, meçhul kahramanlar vardır ki Napoleon'un
ününü kazanmamış, onun gibi tarihe geçmemişlerdir.
Bununla birlikte kişilikleri öylesine zengin, öylesine karmaşıktır ki Büyük İskender'i
bile gölgede bırakır. Prag sokaklarında bugün hırpani bir adama rastlayabilirsiniz,
bu yeni, büyük çağın tarihinde ne önemli bir rol oynadığından habersizdir.

Kimseyi rahatsız etmeden, kendisinden hiçbir «mülakat» istemeyen gazeteciler tarafından da rahatsız edilmeden, sakin sakin yürüyüp gider.
Adını sorarsanız size dünyanın en rahat, en tabii edasıyla: «Adım Şvayk...» der.

Bu az konuşan küçük adam kahraman ve yiğit bir savaşçıdan,
eski «arslan asker Şvayk»tan başkası değildir:
Avusturya'nın egemenlik çağında Bohemya krallığının tüm vatandaşları onun
adını ağızlarından düşürmezlerdi ve hiç şüphe etmeyelim ki ünü,
yeni Çekoslovak Cumhuriyetinde de kat'iyen unutulacak değildir.

Ben bu arslan asker Şvayk'ı çok seviyorum ve onun Birinci Dünya
Savaşındaki serüvenlerini size anlatınca bu bilinmez, alçak gönüllü kahramanı
sizin de çok seveceğinize inanıyorum. Şvayk, Erostratos olacak o budala gibi,
adı ilk çağın gazeteleriyle okuma kitaplarına geçsin diye, Diana tapınağını
ateşe vermiş değildir.
Bu bile çok güzel bir şey olsa gerek!

YAZAR

Aslan Asker Şvayk, Jaroslav Hasek (VARLIK YAYINEVİ - BÜYÜK ESERLER KİTAPLIĞI: 200 Temmuz,1971 Çeviren: SAMİH TİRYAKİOĞLU)Aslan Asker Şvayk, Jaroslav Hasek (VARLIK YAYINEVİ - BÜYÜK ESERLER KİTAPLIĞI: 200 Temmuz,1971 Çeviren: SAMİH TİRYAKİOĞLU)
Onur Özkan 
12 Kas 10:48, Kitabı okudu, Beğendi, 9/10 puan

Öndeyiş

Büyük dönemler, büyük insanlar yaratır.
Ama Napoléon’un tarihteki göz kamaştırıcılığından yoksun, gösterişsiz,
kimsenin tanımadığı kahramanlar da vardır.
Bu adsız kahramanları yakından tanıdığınızda, Büyük İskender’in
görkemini bile gölgede bıraktıklarını görürsünüz.
Bugünlerde, Prag sokaklarında, bü­yük Yeniçağ tarihinde ne kadar
önemli bir yer tutacağından habersiz, etliye sütlüye karışmadan,
kendi halinde dolaşıp duran kılıksız bir adama rastlayabilirsiniz.
Bir söyleşi koparabilmek için ardında koşuşan gazeteciler yoktur.
Adını soracak olursanız, tüm alçakgönüllülüğüyle,
“Benim adım Şvayk,” diyecektir.

Evet, bu sessiz sakin, yüzü yerde, üstü başı dökülen kahraman,
Aslan Asker Şvayk’tan başkası değildir. Aslan Asker Şvayk adı,
bir zamanlar Avusturya döneminde, Bohemya Krallığı’nda
yaşayanların dilinden düşmezdi; ama Şvayk’ın namı Cumhuriyet
döneminde de süreceğe benziyor. Ben, Aslan Asker Şvayk’ı
çok seviyorum; onun Dünya Savaşı’ndaki serüvenlerini dinlerken,
bu alçakgönüllü, adsız kahramanı sizin de çok seveceğinizden
kuşkum yok. Şvayk, Herostratus çatlağı gibi, sırf gazetelere ve okul
kitaplarına geçmek için Ephesos’taki Artemis Tapı­nağı’nı yakmaya
kalkışanlardan değildir.*
Sanırım bu kadar yeter.

JAROSLAV HAŠEK


* "Ephesos’ta bulunan Artemis Tapınağı, MÖ yaklaşık 560-550 yılları arasında
Lidya Kralı Kroisos tarafından yaptırılmış, MÖ 356’da Herostratus adındaki
bir deli tarafından yakılmış, daha sonra yeniden inşa edilmiş."

Aslan Asker Şvayk, Jaroslav Hasek (Sayfa 11 - Çevirmenin önsözü - Can Yayınları 2006 Türkçesi: Celâl Üster)Aslan Asker Şvayk, Jaroslav Hasek (Sayfa 11 - Çevirmenin önsözü - Can Yayınları 2006 Türkçesi: Celâl Üster)
Onur Özkan 
12 Kas 11:10, Kitabı okudu, Beğendi, 9/10 puan

Hizmetçi kadın, “Başımıza gelenleri duydunuz mu efendim?” dedi Şvayk’a.
“Sevgili Ferdinand’ımızı öldürmüşler!”*
Şvayk, yıllar önce, ahmaklığı heyet raporuyla resmiyet kazanınca
ordudan ayrılmak zorunda kalmış, köpek satıcılığına başlamıştı;
soysuz hilkat garibelerini millete soylu köpekler diye yutturuyordu.

Köpek satıcılığının yanı sıra bir de romatizma ağrılarıyla uğraşan Şvayk,
kâfuruyla dizlerini ovarken, “Hangi Ferdinand, Bayan Müller?” diye sordu.
“Benim bildiğim iki Ferdinand var. Biri, Eczacı Pruşa’nın çırağı Ferdinand;
bir gün yanlışlıkla bir şişe zaçyağı içmişti. Öbürü de Ferdinand Kokoşka;
köpek boku toplar hani. İkisinin ölümü de kayıp sayılmaz.”

“Yok, efendim, onlar değil. Ekselansları Arşidük Ferdinand;
şu şişman, dindar Konopiştiye’li.”
“Vay canına!” diye bağırdı Şvayk. “Olacak iş değil!
Peki, nerede öldürmüşler Ekselanslarını?”
“Saraybosna’da vurmuşlar efendim, tabancayla.
Arabayla gitmiş oraya, karısı da yanındaymış.”

“Ya, demek öyle Bayan Müller, demek arabanın içindeymiş.
Elbette, onun gibi beyzadeler binmesin de kimler binsin arabaya;
ama masum bir araba gezintisinin felaketle sonuçlanacağını nereden
bilebilirdi adamcağız! Hem de Saraybosna’da! Saraybosna
nerede biliyor musunuz, Bayan Müller? Bosna’da.
Mutlaka Türklerin parmağı vardır bu işte. Bana sorarsanız,
Bosna-Hersek’i Türklerden hiç almayacaktık.*
Görüyorsunuz işte Bayan Müller, Ekselanslarını tahtalı köye postalayıverdiler.
Umarım çok debelenmemiştir.”

“Ekselansları ruhunu oracıkta teslim etmiş efendim.
Bilirsiniz, tabancayla oyun olmaz, şeytan doldurur derler.
Benim memleketim Nusle’de bir adam vardı,tabancasını yanından hiç ayırmazdı. Sonunda olan oldu, tüm ailesini vurdu; üçüncü katta kim ateş ediyor diye
bakmaya giden kapıcıyı da temize havale etti.”

“Öyle demeyin Bayan Müller. Öyle çakaralmazlar vardır ki, kıçını yırtsan
ateş almaz! Ama Ekselanslarını vurmak için, kalıbımı basarım,
altıpatların hasını bulmuşlardır.
Bahse varım, Bayan Müller, bu haltı yiyen herif en kıyak giysilerini
giyip gitmiştir oraya. Ekselanslarına kurşun sıkmak öyle her babayiğidin
harcı değil. Yasak bölgede avlanan avcının korucu vurmasına benzemez.
Yanına nasıl yanaşacağını bileceksin. Kılıksızları soylulara yaklaştırmazlar.
Kafanda silindir şapkan falan olmalı, yoksa aynasızlar hemen
çakarlar bir halt karıştıracağını.”

“Söylenenlere bakılırsa, birkaç kişiymiş efendim.”
Dizlerini ovmayı bırakan Şvayk, “Bundan hiç kuşkum yok, Bayan Müller,” dedi. “Ekselanslarını ya da İmparator Hazretlerini öldürmeyi kafasına koyan adam
mutlaka birilerinden akıl almıştır. Eminim, birkaç akıl hocası vardır.
Ne demişler, akıl akıldan üstündür. Kafa kafaya verirsen, millî marşımızda
söylendiği gibi ‘zaferle taçlanır eylem’.

Bütün iş, böylesine saygıdeğer bir beyefendinin oradan geçeceği ânı iyi hesaplamakta. Hatırlar mı­ sınız, ihtiyar Luccheni bizim yaslı Elisabeth’imizi
nasıl bıçaklamıştı!*
Oysa Luccheni, İmparatoriçemizle öylesine bir gezintiye çıkmıştı.
İnsan kime güveneceğini şaşırıyor! Bundan böyle herhalde hiçbir imparatoriçe
doğru dürüst tanımadığı biriyle gezintiye çıkmaz!

İçimde öyle bir his var ki, bu cinayetler bu kadarla kalmayacak.
İşte buraya yazıyorum, Bayan Müller, sıra Çar ile Çariçe’ye de gelebilir.
Allah saklasın, İmparator Hazretleri bile kim vurduya gidebilir; baksanıza,
temizliğe amcasından başladılar.*

İhtiyarın düşmanları tümen tümen. Geçen gün efendiden bir adam
meyhanede anlatıyordu: Yakında imparatorların topunu halledeceklermiş,
topları tüfekleri bile kurtaramayacakmış onları. Ya, aynen böyle dedi işte,
ama sonunda hesabı ödeyemedi. Meyhaneci de adamcağızı polise
teslim etmeye kalkmasın mı? Adamın öyle bir tepesi attı ki,
meyhanecinin çenesine bir yumruk çaktı,
sonra hızını alamayıp iki yumruk da polise!
Sonunda ayılıp kendine gelsin diye küfeye atıp götürdüler tabii.
İşte böyle Bayan Müller, görün nasıl bir dünyada yaşadığımızı!
Avusturya için ne kadar büyük bir kayıp!

Ben askerdeyken, bitli piyadenin
teki yüzbaşıyı vurmuştu. Tü­feğini doldurup yüzbaşının kapısına dikildi.
Çekip gitmesini söyledilerse de dinletemediler, yüzbaşıyla konuşacağım
diye tutturdu. Tam o sırada yüzbaşı da odasından çıkmasın mı!
Bizimkini görür görmez kan beynine sıçradı, o saat oda hapsi verdi herife.
Bizimki de tüfeğini doğrultup bastı tetiğe, tam kalbinden vurdu yüzbaşıyı.
Yüzbaşının sırtından çıkan kurşun odaya az hasar vermedi.
Mürekkep şişesini parçalayıp masanın üstündeki evrakı berbat etti.”

Şvayk giyinedursun, Bayan Müller biraz sonra, “Vah vah, peki askere ne oldu?”
diye sordu. Melon şapkasını fırçalamakta olan Şvayk,
“Pantolon askısıyla astı kendini,” dedi. “Hem de başkasının askısıyla.
Pantolonum düşüyor diye muhafızdan ödünç almış.
Hiç olmazsa kurşuna dizilene kadar beklemeliydi, öyle değil mi?
Biliyor musunuz Bayan Müller, insan böyle durumlarda saçmalıyor işte.
Ayrıca, muhafızın rütbesini söktüler, altı ay da hapis verdiler.
Ama yatmadı, İsviçre’ye tüydü. Orada bir kilisede rahiplik yapıyormuş şimdi.

Günümüzde güvenilir adamlara pek az rastlanır oldu, Bayan Müller.
Kalıbımı basarım, Ekselansları Arşidük Ferdinand da Saraybosna’da kendisini
vuran herifi çakozlayamamıştır.
Karşısında beyefendi kılıklı bir adam görünce,
‘İşte, beni yürekten alkışlayan temiz bir vatan evladı,’diye düşünmüştür.
Herifçioğlu da tabancasını çekip zımbalamıştır bizimkini.

Sahi, Bayan Müller, adam tek bir kurşun mu sıkmış Ekselanslarına,
yoksa birkaç kurşunla mı görmüş işini?”
“Gazetelerin yazdığına bakılırsa Arşidük Hazretlerini
kalbura çevirmiş efendim. Leblebi gibi kurşun yağdırmış.”
“Evet, böyle durumlarda eline çabuk olmak gerekir Bayan Müller,
göz açıp kapayıncaya bitirmek gerekir işi.
Ben olsam, böyle bir iş için bir Browning alırdım.
Oyuncak tabancadan farksızdır, ama ister sıska olsun ister göbekli,
yirmi arşidükü ânında temize havale eder. Aramızda kalsın ama Bayan Müller,
şişman bir arşidükü vurmak zayıf bir arşidükü vurmaktan çok daha kolaydır.

Portekiz Kralı’nı nasıl vurduklarını hatırlıyorsunuzdur.
O da şişkonun tekiydi. Kaldı ki, kralın sıskası da hiç çekilmez doğrusu.
Hadi eyvallah, ben meyhaneye gidiyorum, Kupa’ya.
Hani şu avansını aldığım fino vardı ya; onu almaya gelirlerse,
köydeki köpek çiftliğine götürdüğümü, kulaklarını daha yeni kırktığımı
söylersiniz. İyileşmeden bir yere kıpırdayamazmış, kulaklarını üşütürmüş,dersiniz. Çıkarken anahtarı kapıcıya bırakmayı unutmayın lütfen.”


Dipnot:

* Avusturya İmparatoru Franz Joseph’in yeğeni Arşidük Franz Ferdinand
ve karısı, 1914’te Saraybosna’da Sırp milliyetçisi Gavrilo Princip
tarafından öldürülmüştü.

* Bosna-Hersek, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın ardından,
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu tarafından işgal edildi.
Bosna ve Hersek, görünüşte Osmanlı vilayetleri olarak kalmakla birlikte,
Avusturya-Macaristan’ın denetimine bırakıldı. 1908 yılında da
Avusturya-Macaristan topraklarına katıldı.

* İmparator I. Franz Joseph’in karısı, Avusturya İmparatoriçesi Elisabeth,
tek oğlu Veliaht Prens Rudolf’un 1889’da intihar etmesi üzerine büyük bir
ruh sarsıntısı yaşamış ve bir daha kendini toparlayamamıştı. Elisabeth,
1898’de İsviçre’ye yaptığı bir gezi sırasında, Luigi Luccheni adlı bir İtalyan
anarşist tarafından bıçaklanarak öldürülmüştü.

* Arşidük Franz Ferdinand, Avusturya İmparatoru Franz Joseph’in
amcası değil, yeğeniydi.

Aslan Asker Şvayk, Jaroslav Hasek (Sayfa 15 - 1 Aslan Asker Şvayk Dünya Savaşı’na burnunu sokuyor - Birinci bölüm CEPHE GERİSİNDE - Can Yayınları 2006)Aslan Asker Şvayk, Jaroslav Hasek (Sayfa 15 - 1 Aslan Asker Şvayk Dünya Savaşı’na burnunu sokuyor - Birinci bölüm CEPHE GERİSİNDE - Can Yayınları 2006)
Onur Özkan 
 28 Eyl 18:38, Kitabı okudu, Beğendi, 9/10 puan

JAROSLAV HAŞEK ve ARSLAN ASKER ŞVAYK

Çek yazarı Jaroslav Haşek, 24 Nisan 1883'te Prag'da doğdu,
2 Ocak 1923'te Lipnice'de öldü.
Hakkında anlatılan sayısız hikâyelerle fıkralar onu, Çek halkının bir
kahramanı haline sokmuştu. Gerçekten Haşek dergilerde, gazetelerde,
yıllıklarda yazdığı birçok serüvenlerden çok, kendi başından
geçenler dolayısı ile ün kazanmıştı.
Yaşantısı bir acaiplikler zinciri halinde sürüp gitti.

Hayatını yazanlar onun —tıpkı, örneğin, Edgar Allan Poe gibi—
içkiye aşırı düşkün olduğunu belirtiyorlar. Haşek, büyük bir özgürlük tutkusunun
etkisi altında, 1904 - 1908 arasında anarşist bir akıma karışmış; beri yandan
birbiriyle hiç ilgisi olmayan odacılık, banka memurluğu, çeşitli gazetelerde,
hatta bir bilimsel dergide yazarlık gibi işler yapmış; bunun dışındaki
zamanlarını avarelik, serserilikle geçirmişti.

1911'de gülünç bir politik parti kurdu, o zamanlar Çekleri boyunduruğu
altında tutan Avusturya İmparatorluğuna ve Habsburg hanedanına körü körüne bağlıymış gibi bir tavır takındı.
Saraybosna'daki suikast sonucunda Avusturya veliahdi arşidük Ferdinand
öldürülüp Birinci Dünya Savaşı patlak verince Haşek askere gitmeye razı oldu; sonradan. 1916'da Rusya'ya geçti ve orada, yurdunun bağımsızlığı
uğrunda Avusturya'ya karşı savaştı, 1918'de Kızılordu'ya katıldı.
1920 de Haşek'i Prag'a yanında bir kadınla dönmüş görüyoruz.
Onu herkese bir Rus prensesi diye tanıtıyordu.

Haşek 1920 - 1923 arasında, «Arslan Asker Şvayk»ı yazarak
tefrika halinde yayınladı. Ancak, içkiye çok düşkün olduğu için yazı yazamaz
hale geldiğinden, arkadaşları onu bu tutkudan kurtarmak istediler, alıp
Lipnice'ye götürdüler. Haşek orada, romanını bitiremeden öldü. Kitabını
sonradan Karel Vanek tamamladı ama, yazdığı bölüm daha az başarılı oldu.

Nasreddin Hoca, Don Kişot, Şarlo gibi evrensel bir tip olan Şvayk, birçok
ressamlarla tiyatro ve sinema sahneye koyucularını ilgilendirmiştir.
Şvayk'ın serüvenleri başlangıçta Birinci Dünya Savaşını ele almakla birlikte,
sonradan daha genel bir nitelik edindi. Eserin belirli bir konusu yoktur:
Kahramanının başından geçenleri ayrı bölümler halinde anlatır.

Şvayk bir halk kahramanıdır, büyük şehirler halkında görülen türden, alaycı bir zihniyete sahiptir. Fakat burada alaycılık; insan ruhunu çırılçıplak soyarak
gündelik hayatın acıklı miskinliğine gelip dayanmaktadır.
Arslan Asker Şvayk'ın serüvenlerinin dekoru, Birinci Dünya Savaşıdır.
Kitapta bu savaşı Şvayk'ın olaylar karşısındaki hem dâhice, hem aptalca
kurnazlığı ardından seyrederiz. Şvayk için bu savaş bir ordunun ve bütün
Avusturya yaşantısının boğucu bürokrasisini temsil eder ama, eser yalnız
ufak bir azınlığın çıkarları uğrunda yapılan iğrenç bir savaşın da tasviridir.
Ancak, o günün koşulları altında işi alaya vurmaktan başka yapacağı
şey de yoktu.

Şvayk'ın serüvenlerinin, Haşek'in kendi başından geçen olaylar olduğu söylenir.
Yazar Rusya'da savaş tutsağı olarak bulunmuş; bolşeviklere katılmadan önce, Çekoslovak lejyonlarında da savaşmıştı çünkü. «Arslan Asker Şvayk» aynı
zamanda barışı yücelten bir övgü, bir destandır. Bu niteliği ile Çekoslovakya'da
bir kutupyıldızı süre yasaklanmıştı. Ancak, romanın ünü kısa zamanda
Çekoslovakya sınırlarını aşmış; tümü ya da bir bölümü hemen hemen
bütün dünya dillerine, hatta Japonca ile Koreceye bile çevrilmiştir.

Roman için sakıncalar ileri sürenler, yalnız Çek eleştirmenleri
olmuştu: Çünkü bunlar, Arslan Asker Şvayk'ın
kişiliğine bakarak herkesin Çek ulusu hakkında yanlış
yargılara varabileceğinden çekinmişlerdi.
Eser Almanya'da tiyatro oyunu haline getirilerek
Erwin Piscator'un avant-garde tiyatrosunda, o zaman için
yepyeni bir sahne ve ışık tekniği ile oynanmış, büyük ilgi
ve başarı kazanmıştı.
*
Birinci Dünya Savaşının sonunda Avusturya'nın boyunduruğundan
kurtulan Çekoslovakya, şimdi bir başka boyunduruk altındadır.
Fakat Şvayk son günlerde, yurdunda yine günün kahramanı haline
gelmiş bulunmaktadır.

Bu kitabın çevirisinin sona erdiği gün, yabancı radyolar
şöyle haber veriyorlardı: Çekoslovakya'nın çeşitli yerlerinde gizli direnme
hareketinin elemanları duvarlara bir portre yapıştırmaktadırlar.
Bu, masum yüzü, açık yürekli ve saf gülümseyişiyle, Şvayk'ın portresidir.
Altında şu bir tek söz okunmaktadır:
«Dayanın!»


Samih TİRYAKİOĞLU (Çevirmen)

Aslan Asker Şvayk, Jaroslav Hasek (Sayfa 5 - VARLIK YAYINEVİ - BÜYÜK ESERLER KİTAPLIĞI: 200 Temmuz 1971)Aslan Asker Şvayk, Jaroslav Hasek (Sayfa 5 - VARLIK YAYINEVİ - BÜYÜK ESERLER KİTAPLIĞI: 200 Temmuz 1971)

Kitapla ilgili 1 Haber




Burası çok ıssız