On üç yaşımdayken aldığım bir defterin ilk sayfasına, işaret parmağımdan akan kanla "Sanat yaşarken ölmektir!" diye yazmıştım... Ölmeye doğanlar sanatçıdır. Öleceklerini bile bile doğanlar! Kendileridir heykel, müzik, resim, sinema. Hiçbir şey yapmadan da sanatçı olunur. Hiçbir şey üretmeden. Sadece hayatı bir sanat haline getirerek de sanatçı olunur. Kabul etmeliyim ki ben öyle biri oldum. Bilimi yok varsaydım. Sadece sanat kaldı geriye. Ve belki bir sanatçı olarak değil ama bir sanat eseri olarak yaşadım.
"Herkesin öyle bir hikâyesi yok muydu? başlayıp da bitiremediği. Çünkü kimsenin dinlemediği... İçine atmak, diye bir şey varken, anlatmaya ne gerek vardı?"
“İçimde beni boğan tüm hüzünler, hayal ettiğim en büyük umutlardan çıkmıştır. Bizi yaşayabilecekken, yaşayamadıklarımız bitirdi." Yoksa elimizde değilken, hayal ettiklerimiz değil.
Kurtulmaya gelmiyoruz dünyaya. Daha da saplanmak için buradayız. Dibine kadar. Onun için çürüyor bedenlerimiz ölünce. Mısırlılar uğraşmış efendileri kurtulsun diye. Ama nafıle. Çaresi yok. Kurtuluşu beklemek yararsız. Gelmez çünkü. Kontenjan dolmuş. Biz daha çok kötülüğün sınırlarını zorluyoruz. Ne kadar iğrenç olabileceğimizi araştırıyoruz...
Resmin sınırı fotoğraftı. Müziğin sınırı da makinelerden çıkan sesler oldu. Her uyuşturucu kendi tarzını yarattı. İnsanlar beyinlerini uyuşturma yöntemlerine göre sınıflara ayrıldılar. Hepsi kendini kandırdı. Benim kandıracak kimsem yoktu. Çünkü kanmış olarak doğmuştum!