Havva

Havva
Insan her daim yaşadigi anı kiymetini bilmeliydi.Başımıza gelen her kötü şeyin bize öğretmek istediği bir amacı vardı.Bazen iyi bazen kötü .Bazen de,yaşamamak için ne kadar uğraşsa da o anı yaşardı insan..
Ev, evde olmak, evi özlemek... Ev'i yalnızca fiziksel sınırlara indirgemek, belli bir mekan ile sınırlamak bana pek materyalist geliyor. Histir ev, bir duygu, duyuş, tad. Tıpkı insan ruhunun katmanları gibi; sabit değildir, sürekliliği yoktur, devingendir, hudutsuzdur. Dudaklardaki ezgidir, bir baharatın kokusu bazen, bir esinti, tadı damakta kalan çaydır, gözlerdeki tebessümdür, bir insandır bazen, yahut bir ses, ezan sesi mesela. Soyuttur bu yüzden, nerede hissediyorsan orasıdır evin. Temiz bir kalp belki de en sağlam en güvenilir evdir, ve pekala sizinle her yere gelir.
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
İnsan bakmadığı yerin kuru'dur. Bakmadığı yere kur yapan tek canlidir. Binlerce insanın öldüğü Kocaeli Depremi'nden 21 yıl sonra Izmir'de, 23 yıl sonra bugün her yerde evlerimizi yıkan, canımızı yakan, canlarımızı alan da bakmadığımız yerdir. Çadır da bu dünyada yerim yok diye kahırlanan insanın dermanıdır. Hah işte! Şuraya ocağı, şuraya da elbiselerimi koyarım diyerek kontrol duygusunu yeniden kazandığı yerdir. Yani yaşamını düzenleyip, seçimler yaptığı yerdir. Yoklukta da varlıkta da seçim yapabilenlerin ruhu iyileşir.
Şehirler...
"Kimse ölüme ve güneşe çıplak gözle bakamaz" der François de La rochefoucauld.Ölüme bakmak istemediğimiz için uyuşturuculara yöneliyoruz malesef.Bu uyuşturucular çok iş,çok hiz ve çok seyehat...Kendimizi bu şekilde daha canli hissediyoruz. Yaşamayı ciddiye alicaksin der Nazim Hikmet. Ekmek gibi su gibi.. Evet yaşamak bu evrendeki en asil yolculuk.Insanoglu sadece içgüdüleriyle ve doğanin kurallariyla çalişmiyor. Akil,duygu,çok daha önemlisi seçme,değiştirme,terkip yetenegi var.Tüm nimetler eşref-i mahluk olan insana münasirdir.Ve insan bazen kaybeder! Kaybettiklerimize üzülüyoruz, bir yandan da kaybettiklerimizi zaten kaybetmek mecburiyetindeydik; Şehirlerin bu kadar büyümesiyle,insanların birbirini bu kadar az tanır hale gelmesiyle,teknolojik alet edevatın çoğalması ile devasa bir uğultu değirmeniyle karşı karşıya kaldık. Bu durumda letafet, nezaket hayatın neresinde yer almalı? Gökyüzü, tüm insanların ortak çatısıdır. Insanın Göğe Bakma hakkı ve kuşun gökte uçma hakkı Allah tarafından verilmiş doğal bir haktır,gasp edilemez.Maalesef Modern Mimari bu konuda Allah'ın hakkını Allah'a vermediği gibi,kuşun hakkını kuşa, insan ruhunun hakkını insan ruhuna da vermiyor ne yazık ki!Tüm dünyada olan bu.Böyle şehirlerde büyüdüğümüz zaman o nezaket,letafet maalesef kayboluyor.Bir Slovak düşünürün çok sevdiğim sözüyle sonlandiriyorum: Günümüzde İncil'in komşunu kendin gibi sev, düsturunun yerini;komşundan da kendin gibi kork,düsturu aldı.diyor komşumuz da:Korktuğumuz, emin olmadığımız ,Onu kendimize rakip olarak algıladığımız düzene geçiriyoruz artık:(( insanların yüz yüze geleceği mekanlar inşa etmek ,yaşanan yabancılaşmadan kurtulmak gerek🙏🏾🙏🏾
İnanılmaz bir donukluk, bıkkınlık, tükenmişlik var. Herkes gittikten sonra kendi ıssızlığına bakakalmış bir taziye evine döndü dünya.
Yılın en kısa ayını,en uzun geçirdiğimiz şu aci günler. Unutulmaya açik,kapanmayan yaralar...Balkon iplerine özensizce serilmiş çamaşırların geceye sarkan kolları ve bacakları gibi hayatın içinde, hayatın üzerinde, şekilsizleşerek ve bunu özümseyerek salınıyoruz. Şimdilik, bir kedinin mırıltısıdır ancak var oluşumuz. Sevmeyen duymaz. Üstelik bir kap su da yok kapı önlerinde. Kıyafetlerin içini dolduran fakat biçim vermeyen boşluk gibi varlığımız inkar edilmiş, gerçeğimiz susuz. Bir geçtiğimiz yol bizden haberdar. Belki biraz da bastığımız çimen, içtiğimiz sigara, bağıra çağıra duvarlarına ömür işlediğimiz ev. Ona da tenezzülümüz, tahammülümüz yok ya, yalnızca egomuzun ceplerine ellerimizi sağdınıyoruz olduğu kadar." Önceleri şiire benzeyebilmiş her şey; mesela laus civiltis, deniz kenarı, vapur sesi, simit kokusu, süt kesiği, entari dokusu, cep saati, ellilerden kalma arabanın kaldırdığa tor, saklanmış bir mektup, dantelden kelebek, tokanın üçte birini kapladın fotoğraf karesi ve sayamadığım daha nicesi artık yalnızca lafügüzaf. Doymak için yiyen, beğenilmek için giyen, kurallar koyanların, sakallarına tutuna tutuna onlara benzemiş birçok adam,kadın ve çocuk... Yani biz... Kaldırım taşlarını saymaya, çizgilere bakmadan yürümeye dahi vakti olmayan, bir martıya simit yediren;canim ülkemin bir bebek gibi kundağında, ana kucaganda tutsak edilmiş çaresizliğiyle...Bir Aynada gördüğü suretin arkasındaldinden habersiz... Ruhun varlığına inanan ama onu asla tanımaya yeltenememiş ve samimiyetsiz... Su, bitki örtüsü, hayvanlar ve biz... Suç hep başkasının, zalim daima galip; atmosfer:makyajı almış kadın gibi hiçkirmakta ve penguenler hali bunda kimsesiz..Her şey bir kenara, durup durup aşkı bulamayışımızdan şikayetçiyiz.Aslan yoluna yalın ayak basamayışımızda gizliydi sebebi,