Yılın en kısa ayını,en uzun geçirdiğimiz şu aci günler. Unutulmaya açik,kapanmayan yaralar...Balkon iplerine özensizce serilmiş çamaşırların geceye sarkan kolları ve bacakları gibi hayatın içinde, hayatın üzerinde, şekilsizleşerek ve bunu özümseyerek salınıyoruz. Şimdilik, bir kedinin mırıltısıdır ancak var oluşumuz. Sevmeyen duymaz. Üstelik bir kap su da yok kapı önlerinde. Kıyafetlerin içini dolduran fakat biçim vermeyen boşluk gibi varlığımız inkar edilmiş, gerçeğimiz susuz. Bir geçtiğimiz yol bizden haberdar. Belki biraz da bastığımız çimen, içtiğimiz sigara, bağıra çağıra duvarlarına ömür işlediğimiz ev. Ona da tenezzülümüz, tahammülümüz yok ya, yalnızca egomuzun ceplerine ellerimizi sağdınıyoruz olduğu kadar."
Önceleri şiire benzeyebilmiş her şey; mesela laus civiltis, deniz kenarı, vapur sesi, simit kokusu, süt kesiği, entari dokusu, cep saati, ellilerden kalma arabanın kaldırdığa tor, saklanmış bir mektup, dantelden kelebek, tokanın üçte birini kapladın fotoğraf karesi ve sayamadığım daha nicesi artık yalnızca lafügüzaf. Doymak için yiyen, beğenilmek için giyen, kurallar koyanların, sakallarına tutuna tutuna onlara benzemiş birçok adam,kadın ve çocuk... Yani biz... Kaldırım taşlarını saymaya, çizgilere bakmadan yürümeye dahi vakti olmayan, bir martıya simit yediren;canim ülkemin bir bebek gibi kundağında, ana kucaganda tutsak edilmiş çaresizliğiyle...Bir Aynada gördüğü suretin arkasındaldinden habersiz... Ruhun varlığına inanan ama onu asla tanımaya yeltenememiş ve samimiyetsiz... Su, bitki örtüsü, hayvanlar ve biz... Suç hep başkasının, zalim daima galip; atmosfer:makyajı almış kadın gibi hiçkirmakta ve penguenler hali bunda kimsesiz..Her şey bir kenara, durup durup aşkı bulamayışımızdan şikayetçiyiz.Aslan yoluna yalın ayak basamayışımızda gizliydi sebebi,