Anayasa Mahkemesi Başkanı Kadir Özkaya, geçtiğimiz günlerde hâkim ve savcılara seslenirken çarpıcı sözler söyledi: “Hâkim ve savcılar gösterişten, riyadan, haramdan, yalandan şiddetle kaçınmalıdırlar. Üzerlerinde kul hakkı olmamalıdır. Kul hakkı çok önemlidir, ibadetle affolmaz. Haram yiyen insanların gönül gözleri gerçeği göremez. Midede haram lokma olursa ne takva ne de fetva kurtarır. Haram ile abat olanın sonu berbat olur.”
Bir Anayasa Mahkemesi Başkanının bu açıklıkla konuşması, aslında çok katmanlı bir çaresizliğin ifadesi. Anayasa’nın açık lafzına rağmen Anayasa Mahkemesi kararları yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri pratikte bağlamamakta; ilk derece mahkemeleri yalnızca siyasi boyutu olan kararlarda değil, temel haklara ilişkin yerleşik içtihatlarda da AYM’nin verdiklerini çoğu zaman tanımamakta; AİHM’in kesinleşmiş önemli kararları yıllardır uygulanmamaktadır. Buna paralel olarak yargı camiasının önemli bir bölümü kararlarını bağımsız hukuki ölçütler yerine iktidarın beklentileri doğrultusunda kurabilmekte; hâkim-savcı eliyle yürüyen kayırmacılık ve yolsuzluk, münferit bir sapma değil yapısal bir durum hâline gelmiş, kurumsal denetim mekanizmaları ise işlevini büyük ölçüde yitirmiştir. Bu ortamda, yüksek mahkemenin başkanı için vicdana hitap etmek dışında çok fazla imkan da kalmamıştır.
Alıntılanan sözler bu yüzden lafzından çok daha fazlasını, nasihat değil, kronikleşmiş acı bir tablonun teşhisini ifade ediyor. HSK anayasal görevlerini yerine getirseydi, ülkede yolsuzlukla mücadele kurumsal bir gerçeklik olsaydı, hukuk devletinin gerektirdiği gibi yanlış yapanın olağan denetim mekanizmalarıyla tasfiyesi sağlanabilseydi, bir mahkeme başkanı için “haram lokma” ve “kul hakkı” üzerine kürsüden ders verme zorunluluğu