X

X
@0kursavar
Theistic Anarchy
Hukuk sorunsalı
Bir davalı ve bir davacı, aralarındaki meseleyi halletmesi için hüküm verecek bir hakime gitse, iki tarafın hakkını gözeterek hüküm vermesi gerektiğinde hangi hüküm ve yasaya dayanarak hüküm vermesi gerekir? Haklıyı ya da haksızı hangi hak ölçü ile karar verecek? Gerektiğinde suç zanlısına ölüm cezası verme ehliyetini kendisine yükleyecek, hakimin şahsına veya beşeri bir ölçü ve yasaya dayanan, haklı ve haksızı ince bir çizgi ile ayıracak (insan mahsülü) bir hukuk mümkün müdür? Bunu hangi hakikat ölçüsü ile yapacak ve insanlara üzerinde bağlayıcılığı ve kapsayıcılığı geçerli olacak mı? Subjektiflikten beri olamayan insanın vereceği hüküm nasıl objektif olacak? Bir hakime insanlar arasında hüküm verme üstünlüğünü ve bir insanı öldürme salahiyetini verecek nedir? Bir hakimin beşeri ölçülere dayanarak insanın ölümüne hüküm verdiğinde, bir davacının (yanlış ya da doğru) bir muhakeme ile (kendince) ‘adaleti sağlama’ esaslı cinayetinden farkı nasıl olacak? Bu soruların altında şüphesiz objektif bir hakikat ve ahlak ölçüsünün ihtiyacı yatıyor. Bunun nasıl mümkün olduğu cevabı da subjektif insanın ölçü olmasından uzak. Doğada bunun cevabı olmadığı gibi çıkarılması da mümkün olmadığı belli. O halde insanı ve kainatı yaratan, hakikatin sahibi, objektif akıl, Tanrıdan başkası olamayacağı en makulüdür ve adaleti tesis edici yalnız odur. Belki gerekçeleri daha da çoğaltılır ama her halükarda insanın adalet ölçüsü olamayacağı barizdir. Bu minvalde onun vahyi ve görevlendirdiği elçi tek vasıtadır, mutlak ölçünün kapısıdır. Onun izinden giden alimler de bu adaletin devam ettiricileridir. Zamanı ve coğrafyayı aşan hakikati ince bir kıyas usülü ile sağlanırken, nefsini kaçamayacağı mutlak adalet günü olan ahiret ile muhasebeye tabi tutarak yanlış kararlardan caydıran mutlak adalet
Hukuk
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Savaş
Savaş, iki tarafın birbirine karşı iradelerinin üstünlük kurma çabasıdır. Aksi olarak savaşların olmaması ise iradenin diğerine karşı teslimiyetidir. Bu, irade sahibi toplum ve insan için kaçınılmaz bir tabiattır Eski dünyada devletler, kendi çapında bağımsız olarak iddia ve iradeleri olur, bu doğrultuda diğer siyasi organizmaya karşı üstünlük kurmaya çalışırdı. Hür olmanın gereği olarak bunu yaparlardı. Kendi varlıkları, çıkarları ve iddiaları bunun sebebi olur ve iradelerini ortaya koyarlardı Bugün savaşların olmaması ne kadar dile güzel gelse de devletlerin ve bireylerin özgür ve irade melekelerinin körelmesinin bir sonucudur. Bu, iddiasızlığın, iradenin başka bir iradeye teslim olmasının ve mağlup olmanın bir sonucudur. Bugün dünya böyle ise eski dünyanın çok kutupluluğu aksine tek kutup altında iradelerini teslim etmeleridir. Anlıyoruz ki bugün hürriyetimiz ve irademiz bir gücün altında ezilmekte ki bu hiç şüphesiz kölelikten başka bir şey değildir, o kadar ki devletler bile köle Bu işin özetinde savaşın olmadığı yerde köleliğin olduğunu anlıyoruz…
Nübüvvet ispatı
İslamı ispat konusunda nübüvvet delili en etkili ve temelli delil olmakla beraber Kuran’ın da başvurduğu bir delillendirme yöntemidir. Kuran’ın direk Allah kelamı mı yoksa hz. Muhammed’in (haşa) kendi kelamı mı olduğu ayrımında bir yere varmak gayesine matuftur. Delil, Hz. Muhammed (sav)’in cebrailden vahiy aldığını bildirmesi üzerine bir tekzip (yalanlama) ve tasdik (doğrulama) tahlili icra edilerek ispat yapmak amaçlanır. Delile gelirsek; “Hz. Muhammed (sav), Cebrail (as)’den vahiy almıştır” Bu haber ya doğrudur, ya da yanlıştır Doğru ise bu mucizelerden ayan beyan bellidir Mucizeler ise; -Ümmi birinin bir toplumu eğitmek için belli ahlak ve hukuktan müteşekkil beliğ ve fasih bir metin irad etmesi -Tahmin edilemeyecek bir surette Rumlar’ın galip geleceğini zaman vererek bilmesi -Ebu lehebin ölümünden 7 yıl evvelden azap ayetleriyle ima ederek inkar üzere öleceğini bildirmesi ve yalandan da olsa iman etme imkanı varken küfür üzere ölmesi (ayetin tahakkuk etmesi) -Eşi benzeri getirilememesi -Bir anda ve bir şekilde olmayıp farklı zamanlarda ve farklı yerlerde insanların şahit olduğu bir şekilde bu vahiylerin inmesi ve insanlara bildirilmesi (aksi halde tek seferde bir kitap olarak inmesi başka birisi tarafından yazıldığı şüphesini uyandırabilirdi) -Kıssaların en çok irad edildiği Mekke şehrinin eski kıssalardan izole olması (yani kuranda ki kıssaları okurken bunları ehli kitaptan esinlenerek yazamayacak olması) … Şayet yalan ise 2 seçenek var; 1-Ya bilerek yalan söylüyor, siyaseten adam topluyor (sahtekar) 2-Ya da ne söylediğinin farkında değil (deli) 1-İlk, siyasi ve adam toplamak ile sahtekarlık iddiasını çürüten SAMİMİYET delilleri şunlardır; -Siyasi ve adam toplama gayesi olan bir insan, insanlara namaz, oruç, zekat gibi ibadetlerle mükellef tutmaz ve onların
Ahlakın Tanrıdan olması gerektiği noktalamasını koyup, arayışımızın ucuna dinsel ve tanrısal olanı koyduğumuzda, ahlak vaz edici tüm görüşleri şöyle bir tasnife gideriz; -İdeolojiler (beşeri tüm fikirler) -Dinler (İlaha nispet edilen fikirler) İdeolojiler, gerekçelendirdiğimiz sebeplerden dolayı doğrudan reddimize muhatap olurken, dinler ise bir eleme ve tahlilden geçmek üzere incelenir ve şu şekilde ikiye ayrılır; -Sentetik dinler (tanrısal olma özelliği kaybetmiş beşeri sözlerle sentezlenmiş muharref dinler) -Saf din (doğrudan tanrıdan olan) Dinlerin kaynakları, kitapları incelenir, tarihleri tetkik edilir, iç tutarlılıkları incelenir, tanrısal olma özelliğini kaybedip kaybetmediği aranır ve bunların neticesinde menfi sonuç çıkarılırsa sentetik/tahrif dinler arasında yerini alarak reddedilir Eğer bu şartlardan müspet bir sonuç alınır, O dinin Peygamberi, Allah’ın elçisi olduğuna ve insanlara tebliğ ettikleri sözlerin İlahtan olduğu anlaşılırsa o dinin hak din olduğuna hükmedilir ve “objektif ahlak” gereği o dine teslim olup uymak icab eder
Din
Dinin gerekliliği
Dinin tanımını yapmak gerekirse, vahye/tanrıya dayanan, insana hitap eden kurallar sistemi diyebiliriz. Gerekliliğine gelirsek, “Tanrısız ahlak/hukukun olamaması” hikmetince Tanrı’nın vazlarından ve yasalarından müteşekkil bir dinin ihtiyacını anlıyoruz. Zira onun tesis edeceği hukuk ve ahlak hiç şüphesiz yaratıcı olması bakımından insanların yaptığı ve yapabileceği yasalardan teorik -gerek de pratik- olarak daha adildir Bunun akabinde, akılla maruf olan zorunlu bilgi ve imkansız bilgi arasındaki mümkün bilginin sınırsızlığı ve kayıtsızlığında vahyi bilgiler, hayatı kolaylaştırıcı olduğu gibi ona nizam sağlayacak mihenk ve mihrakı teşkil etmekte. Diğer bir ifadeyle iyi-kötü, güzel-çirkin, doğru-yanlış gibi zıtlar arasındaki izafete muhtaç kayıtsız boşluğunda bir mutlak ölçüyü tesis edecek ‘kalibrasyon’ görevi görmektedir Nutuk ve kelam delilinde insan kelamının ve ilminin kaynağını, bilginin mebdei/ilk bilgiyi bu sıfatların ezeli sahibi olan tanrıdan olduğunu yani dine ait olduğunu, o olmadan bu sıfatlara sahip olamayacağını anlıyoruz. Ve dahi insan kendinin farkında olduğu ilk an, insanlık tarihin ilk başındaki ilk insan, dünyayı ve hayatı idrak ettiğinde yaşamanın, yemenin, içmenin, üremenin bilgisini bilmezken deneme-yanılma ile öğrenmesi hayli zaman alması ve bu minvalde adeten imkansız olması bu bilginin Tanrıdan olduğunu açıklar Bu şartlarda anlıyoruz ki dinin insan için kaçınılmaz ve ayrılmaz bir konumu var, bu durum bize Allah’a ve dinine koşulsuz muhtaç olduğumuzu ifade ediyor