"Sen hâlâ ölmedin mi, Antonio José Bolívar?"
İhtiyar cevap vermeden önce başını eğip koltukaltlarını kokladı.
"Görünüşe bakılırsa hayır. Henüz kokuşmamışım. Ya siz?"
Kalbimi kırdı demek az kalır. Michel del Castillo’nun Gitar’ı… Ama tam da bu yüzden bu kadar sevdim. Çünkü bu kitap, okuru rahatlatmak için yazılmış bir metin değil; onu kendi çıplaklığıyla baş başa bırakan bir yüzleşme. Hikâye anlatıyormuş gibi ilerliyor ama aslında insanın en saklamak istediği yerlerine dokunuyor: kırılganlığına, değersizlik hissine, kabul görmek uğruna kendini eğip bükmesine. Okurdan bir şey talep etmiyor, onu yönlendirmiyor; sadece gösteriyor ve gördüğün şeyle ne yapacağını sana bırakıyor.
Dili arınmış, budanmış, neredeyse kemiklerine kadar indirgenmiş. Bu yalınlık bir eksiklik değil; aksine metnin kurduğu basıncın kaynağı. Çünkü hiçbir şey süslenmediğinde, hiçbir duygu yumuşatılmadığında geriye kaçacak yer kalmıyor. Okurken bir şeyi “anlamıyorsun”; doğrudan hissediyorsun ve o his konforlu değil. Çoğu insan kitaplarda teselli arar; ben ise rahatsız edici ama sahici olanı ararım — ve bu metin, o sahiciliğin nadir örneklerinden biri.
Ben bu kitabı güzel olduğu için değil, sahte olmadığı için sevdim. Okurken aldığım keyif huzur verici değil, sarsıcıydı. Herkesin seveceği bir kitap değil; hatta çoğu insan için fazla sert gelebilir. Ama manipülatif olmayan, çıplak bir anlatı arıyorsanız bu kitap kesinlikle okunmalı. Bu kitabı bana öneren kişiye de ayrıca teşekkür ederim.
Okur kalın...
Bir insan çok yorgunsa, bitmiş olduğunu duyumsadığı içindir bu. Bu evreye varıncaya kadar çok uzun bir yol katetmiş olmak gerekir. Her zaman kolay olmayan bir yol. İşte o zaman hoşgörülü ve "Sokratesvari" oluruz...