Ben İnce Memed’i sadece okumadım; Dikenliözü köyünün tozlu yollarında yürüdüm, o dağların ayazında üşüdüm, her karakterin yerine geçip o hayatı bizzat yaşadım.
Kitap boyunca Memed’e yeri geldi çok kızdım. O gencecik kafasıyla aldığı fevri kararlara, toyluğuna, sevdiklerini korumak isterken ateşe atışına "Yapma be Memed!" diye az söylenmedim. Ama o omuzlarındaki devasa haksızlığı, Abdi Ağa’nın zulmünü ve çaresizliğini gördükçe kızgınlığım yerini derin bir üzüntüye ve şefkate bıraktı. En sonunda ise, o düzene karşı tetiği çekip köylünün hakkını aradığında, içimde sanki dağlar hafifledi, büyük bir sevinç duydum.
Bu romanda beni en çok yaralayan ise Recep Çavuş oldu. O, dağların bilgesiydi; Memed’in arkasındaki dağ gibi babaydı. Onun o hain pusuda vuruluşu içimi paramparça etti, sanki ben de onunla birlikte savunmasız kaldım. Tabii bir de Horalı var... Abdi Ağa’nın açık kötülüğünden ziyade, Horalı’nın o sinsi, çıkarcı ve arkadan vuran kaypaklığı içimi üşüttü. İnsanın canını asıl yakanın kurşun değil, ihanet olduğunu onunla anladım.
Yaşar Kemal öyle bir dünya kurmuş ki; Döne’nin acısında feryat ettim, Hatçe’nin parmaklıklar ardındaki çaresizliğinde sustum. İnce Memed 1, benim için sadece bir eşkıya hikayesi değil, insanın içindeki o hiç sönmeyen adalet ve insanlık kavgasının ta kendisidir.