10. Sessizliğin İçindeki İz
Masadaki her ayrıntı sıradan görünüyordu; ışıklar, tabaklar, uğultu… Ama aramızda dolaşan tek şey buydu: Söylenmeyenlerin ağırlığı. Ve ben, abimin bana açacağı kapının hangi karanlığa çıkacağını bilmiyordum.
Abim gözlerini yere indirdi ve derin bir nefes aldı. Ardından ellerini masanın kenarından çekip avuçlarını birleştirdi. Bu bir şeyi düşündüğünde hep yaptığı bir hareketti. Birkaç saniye sustukta sonra gözlerini yeniden bana çevirdi.
“Biliyorum,” dedi sessizce. “O sonlarda neye mal olduğunu da çok iyi biliyorum, Elzem. Sen hiçbir zaman kolay olanı talep etmedin. Ama bazen… insan ne kadar hazırlıklı olsa da, bazı şeyleri sırası gelmeden paylaşamaz. Anladığını söyle bana.”
“Peki, bana sıranın geldiğini kim söyleyecek?” dedim. “Sen mi? Annem mi? Yoksa… babam mı?”
Alp’in bakışlarındaki parıltı bir anda soldu. “Babam” dediğimde, bir şey kırıldı içinde, emindim. Ama bu kırıklığı hemen gizlemeye çalıştı ve ellerini dizlerinin üzerinde gevşedi.
“Keşke…” dedi. Sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı. “Keşke babam gibi anlatabilsem. O, en karmaşık şeyi bile birkaç kelimeyle sade, net bir şekilde ifade ederdi. Ben onun kadar iyi değilim.” derken başını tekrar şehrin ışıklarına çevirdi. Babamın gidişinin onda bıraktığı boşluğu görebiliyorum. Onu en az benim kadar özlüyordu...
“Biliyorum, o da bana her şeyi anlatmadı,” dedim, gözlerimi abimden ayırmadan. Bana döndüğünde “Ama anlatmasa da bana inandığını hissettirirdi. Senden bunu bile göremediğim zamanlar oldu.”Abim bir şey demedi. Aramızdaki sessizlik, yemeğin kokusu, restoranın uğultusu… her şey arka planda silikleşti. Sonra yavaşça başını salladı.
“Haklısın,” dedi. “Ama söz veriyorum sana… çok az kaldı. Her şey netleştiğinde, sana ilk anlatacağım kişi ben olacağım. Pamir de, diğerleri de…